|
Son araştırmalar, insanoğlunun hiçbir karşılık beklemeden başkasına yardım ettiğini gösterdi. İnsan, kendi çıkarına ters davranışta bulunabilir.. İnsanoğlu, canlılar dünyasında bu özelliğiyle tek gibi...
Felaket durumlarında insanlar birbirlerine neden yardım eder? Yıllar boyunca araştırmacılar, insanların görünürde, diğerkám (özgeci- kişisel yarar gözetmeksizin, başkasına yararlı olmaya çalışan) bu tür eylemlerinin, sanıldığının tam tersine, kendi çıkarlarını kollama yönünde zekice bir taktik olduğunu düşündüler.
Sözgelimi, birbirlerine rakip olanlar sürekli karşı karşıya geldiklerinde işbirliğine gitmenin sağlayacağı yararlar bu çelişkinin karşılığında ödenen bedelden çok daha ağır basabilirdi. Öyle ki, insanlar uzlaşma yoluna giderek çok daha kazançlı çıkabilirlerdi.
Bilim insanları zamanla Getty ve Gates gibi hayırsever kişilerin uzun zamandır bildikleri bir şeyin daha ayırdına vardılar ve özgecil bir tavrın kişinin ününe ün katabileceğini anladılar.
Iyi de, yardumlaşmanın temelinde her zaman insanın kendi çıkarlarını kollama amacı mı yatmaktadır? Kimi araştırmacılar bu görüşe giderek kuşkuyla yaklaşmaya başladılar.
Zürih Üniversitesi’nden Ernst Fehr tarafından son on yılda yapılan deneyler, insanların büyük bir çoğunluğunun, karşılığında bir şey elde etmeyeceklerini kesinlikle bilseler bile, başkalarına yardım ettiklerini ortaya koyuyor.
İnsan doğasının parçası
Araştırmalardan elde edilen veriler gerçek anlamda fedakárlığın görünürde insan doğasının bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Ne var ki, insanın gönlüne su serpen bu buluş, birtakım ateşli tartışmalara yol açıyor.
Tartışmanın can damarını oluşturan deneyler, basit olduğu denli aydınlatıcı da. Bu deneyler insanoğlunun nasıl davranması gerektiği yönündeki kurama dayalı önyargıları çürütüyor. Deneyler, insanların ortaya somut bir ödülün konduğu oyunlara odaklanıyor.
Bu oyunların başında "ültimatom oyunu" geliyor. Oyunda deneyi uygulayan kişi, iki oyuncudan birine, söz gelimi 20 YTL gibi, bir miktar para veriyor. Kimliği gizli tutulan bu 1.kişiden, parasının bir bölümünü "alıcı" adı verilen ikinci oyuncuya vermesi isteniyor. O, gönlünden kopan miktarı alıcıya veriyor. Öyle ki, isterse hiç para vermiyor ya da tümünü elden çıkarabiliyor. Daha sonra 2.kişi önerilen parayı geri çevirme, ya da kabul etme konusunda bir seçim yapmak zorunda kalıyor.
Sadece bir tur oyun
Parayı kabul edip alması durumunda, oyunun başında ortaya konan para iki oyuncu arasında pay ediliyor. Paranın geri çevrilmesi durumunda ise her iki taraf da hiç bir şey almıyor. Oyun yalnızca bir tur oynanıyor.
Görünürde 2.kişinin kişisel çıkarları, ne denli az olursa olsun önerilen parayı kabul etmesinig gerektirir. Zira, ufak da olsa bir şey almak, eli boş dönmekten iyidir.
Bu gerçeğin bilincinde olan ve tıpkı 2.kişi gibi kişisel çıkarlarını kollayan 1bkişinin de, çıkarlaır gereği aslında olabildiğince düşük bir miktar para önermesi gerekir.
Ne var ki son on yıldır gönüllü öğrenciler üzerinde yapılan araştırmalar, bu tür deneylerde birinci kişilerin genellikle ellerindeki paranın %25 ile %50 arasında değişen bir bölümünü verirlerken, ikinci kişilerin %25’in altındaki miktarları geri çevirdiklerini gösteriyor.
Emory Üniversitesi insanbilimcilerinden Joseph Henrich insanların kendilerine önerilen düşük miktarları bir haksızlık olarak algıladıkları için geri çevirdiklerine, böyle davranarak uğradıkları haksızlığı eli boş dönme pahasına da olsa cezalandırmak istediklerine dikkat çekiyor.
İnsanlar işbirliğine yatkın
Çok sayıda başka deney de aynı gerçeği gözler önüne seriyor. Örneğin, Fehr ve arkadaşları geçtiğimiz yıl öğrencilere çok bilinen "mahkumun ikilemi" oyununun farklı bir türünü oynattılar. Bu oyunda iki kişi birbirleriyle işbirliğine gittiklerinde kazanç sağlayabiliyor. Ancak oyunculara birbirlerini aldatma olanağı da sağlanıyor.
Oyuncular birbirlerine destek verdiklerinde, her biri kayda değer miktarda parasal bir çıkar elde ediyor.
Ne var ki taraflardan biri destek verirken öteki onu aldatma yoluna giderse, çok daha yüksek bir kazanç sağlayabiliyor.
Kuramda, yalnızca kendi çıkarlarını düşünen biri her zaman karşı tarafı aldatıyor. Çünkü öyle davranması ona işbirliğine gitmekten çok daha fazla yarar sağlıyor.
Gelgelelim uygulamada ise, ilk oynayanların birçoğu aldatma yoluna gitse de, ötekilerin ikinci oyuncunun kendilerini enayi yerine koyup aldatabileceklerini bile bile onlara destek verdikleri görülüyor.
Dahası, ikinci oyuncuların hemen hemen yarısının kendilerine daha az bir çıkar sağlama pahasına rakiplerine adil davrandıkları ve işbirliğinden yana bir tavır sergilediklerine tanık olunuyor.
Güçlü karşılıklı ilişki
Fehr, "Gerçek açıkça meydanda. İnsanların çoğu, karşılığında hiç bir şey elde etmeseler bile, işbirliğine gitmeye ve buna yanaşmayanları cezalandırmaya hazırlar," diyor.
Araştırmacıların "güçlü karşılıklı ilişki" adını verdikleri bu eğilim, görünürde özgeci davranışın ardında bencilce bir neden arayan varsayımı çürütüyor.
Farklı disiplinlerden bilim insanları artık insanların genellikle kendi çıkarlarına ters düşecek davranışlarda bulundukları görüşünde birleşiyorlar. Rutgers Üniversitesi evrimsel biyoloji uzmanlarından Robert Trivers söz konusu araştırmanın insanın adalet duygusunu irdeleyen bugüne dek yapılmış en önemli araştırma olduğuna parmak basıyor.
Ne var ki, konu özgeciliğin kökenlerini açıklamaya geldiğinde iş çok daha çapraşık bir boyut kazanıyor. Canı pahasına başkalarına yardım eden bir canlı türü evrimsel açıdan zararlı çıkacağından, özgecilik bu bağlamda kafa karıştıran bir özellik olarak karşımıza çıkıyor.
İnsanların çoğu gerçekten de başkalarının çıkarlarını gözetiyorlarsa, neden daha açgözlü ve kendi çıkarlarını kollayanlar rakiplerini yok etmediler?
Gerçekte yok mu oluyorlar?
Trivers, bir olasılıkla evrim sürecinin gerçekte onları yok ettiğine, ancak bu işin henüz tamamlanma aşamasına gelmediğine inanıyor.
Çok sayıda araştırmacı da insanoğlunun, atalarının birbirlerinden soyutlanmış küçük avcı-toplayıcı gruplar halinde yaşadıkları dönemde, yardımlaşma yönünde evrildiği görüşüne katılıyor.
Böylesi bir ortamda yardımlaşma, grubun öteki üyelerine gelecekte bir iyilik olarak geri döndüğünden, genellikle kazançlı bir davranış sayılıyor.
Biyologlar bu tür stratejik işbirliğine "güçlü karşılıklı ilişki" adını veriyorlar. Bu eğilim, kimlikleri bilinmeyen oyuncuların, yalnızca bir kez karşı karşıya geldikleri ve gelecekte bir kazanç sağlama umudunun olmadığı deneylerde tanık olunan özgeciliğe doğrudan bir açıklama getirmiyor. Fehr’in uyguladığı deneylerde tanık olunan "uygunsuz" özgeciliğin kökeni insanoğlunun geçmişte bu güçlü karşılıklı ilişkiden sağladığı yararlara uzanıyor.
Trivers bu görüşünde haklıysa, o zaman özgeciliğin, evrimsel biyologların "kötü uyarlama" adını verdikleri durum kapsamında yer alması gerekiyor.
Cinsellik: Amaçta farklılaşma
Belli bir duruma belli bir tepki vermek üzere evrilen insanoğlu, günümüzün değişen koşullarında farklı davranmakta zorlanıyor. Bu da, Kaliforniya Üniversitesi insanbilimcilerinden John Tooby’ye göre, güçlü karşılıklı ilişkiyi çağdaş insan davranışında tanık olunan bir yığın kötü uyarlamadan biri durumuna getiriyor.
Tooby bu görüşe bir açıklama getirirken, soyun devamı için evrilen cinsel arzuyu örnek gösteriyor; günümüzde bireylerin cinsel arzuyu döllenmenin açıkça olanaksız olduğu farklı koşullarda yaşadıklarına parmak basıyor. Döllenmek için değil, arzu yaşamak için!
İnsanoğlunun belli koşullara ayak uydurmasını sağlayan uyarlamalar, hiç kuşkusuz, koşullar değiştiğinde geri tepebilir.
Gelgelelim, gerçek anlamda özgeciliğin öylesine kötü bir uyarlama olduğu görüşüne herkes katılmıyor.
Kenetlenme, yaygın davranış
Henrich örneğin, karşılıklı etkileşimin atalarımız birbirlerine kenetlenmiş küçük öbekler halinde yaşarlarken bile yaygın bir davranış olduğuna, hatta bu eğilimin yaşamın sürdürülmesi açısından can alıcı bir önem taşıdığına inanıyor.
Henrich bir kerelik ya da sürekli etkileşimin atalarımızın yaşamında yaygın bir eğilim olması durumunda, evrimin bizleri bu ikisi arasında az buçuk bir ayırım yapmaya da hazırlamış olması gerektiğini öne sürüyor.
Görünüşe bakılırsa, tam da öyle bir durum söz konusu.
İsviçre St. Gallen Üniversitesi ekonomi uzmanlarından Simon Gachter ile Bonn Üniversitesi’nden Armin Falk, iki yıl önce yaptıkları bir araştırmada, insanların "mahkumun ikilemi" oyununu oynarlarken, nasıl farklı davranışlar sergilediklerini incelediler.
Eğer denekler- kötü uyarlama görüşünün savunduğu gibi- bir kezlik karşılaşmaları sürekli yineleniyormuş gibi ele alıyorlarsa, o zaman sergiledikleri tavırda da bir değişiklik olmaması gerekiyordu.
Ne var ki, araştırmacılar oyunun yinelenmesinin yardımlaşma duygusunu iki katına çıkardığına tanık oldular. Bu da, bizlerin içinde bulunduğumuz koşullara tümden ayak uydurabildiğimizin bir göstergesiydi.
Güçlü karşılıklı ilişkinin başlı başına bir uyarlama olduğu görüşüne bir başka destek de, Massachusetts Üniversitesi ekonomi uzmanlarından Herbert Gintis ile Kaliforniya Üniversitesi antropologlarından Robert Boyd’un kuramsal çalışmalarından geliyor.
Başka bir deney sonucu
Araştırmacılar bireylerin etkileşim içinde oldukları ve davranışlarında nasıl bir değişim yaşandığını izleyen bir bilgisayar modeli oluşturdular.
Modelde bireylerin ilk başta aldatan ya da yardım eden konumunda olmaları sağlandı. Sonuçta, kişisel etkileşimlerde aldatanların kazançlı çıktığı görüldü. Oysa, gruplar birbirleriyle çekiştiklerinde yardımlaşma duygusu hak ettiği konuma ulaştı ve aralarında yardımlaşmanın daha yoğun olduğu grupların öne çıktığına tanık olundu.
Ne var ki, bu yalnızca bir başlangıçtı. Araştırmaya katılan ve başında yardımcı ya da aldatan konumunda olan bireyler, başarılı davranışları kopyalama yönünde de programlanmışlardı.
Nasıl ortaya çıktı?
Sayıları 4 ile 236 arasında değişen gruplardan oluşan benzeşim örneklerinde araştırmacılar, özgeciliğin evrilebileceğini ortaya koydu.
Yardımlaşmanın bir gruba sağladığı yararlar, bireyin ödediği bedelden daha ağır basmaktaydı. Ancak bu durum yalnızca üye sayısı 10’un altında olan gruplar için geçerliydi. Atalarımızın avcı-toplayıcı gruplarının en az 30 üyeden oluştuğu sanıldığına göre, yardımlaşma duygusu bu gruplarda nasıl ortaya çıkmış ve yaygınlık kazanmıştı? Bu sorunun yanıtı güçlü karşılıklı ilişkilerin salt bir işbirliğinden ibaret olmadığı ve bu kurala uymayanların cezalandırılmaları gerektiği gerçeğinde yatıyor.
Araştırmacılar modele cezayı da eklediklerinde sonuçta çarpıcı bir farklılığa tanık oldular. Benzeşimlerin ikinci turunda oyuna hem yardımlaşmaya hazır olan, hem de aldatanları cezalandıran "cezacıları" ekleyen araştırmacılar bu kez gruplar arasındaki çekişmenin sayıları 50’ye varan gruplarda yardımlaşma duygusuna yol açtığını gördüler.
Çekişmeler neyi tetikledi?
Atalarımızın yaşadığı dönemde küçük gruplar arasındaki çekişmeler, bireyler arasında güçlü ilişkileri bir biçimde körüklemiş olabilir miydi?
Gintis, Boyd ve meslektaşları öyle olduğuna inanıyor. Dahası, Fehr’in Zürih Üniversitesi ekonomi uzmanlarından Urs Fischbacher ile birlikte yaptığı araştırmalar da, insanların giderek daha büyük gruplar halinde yaşamalarının, güçlü ilişkileri de giderek pekiştirdiğini ortaya koyuyor.
New Scientist, 12 Mart sayısından derlediğimiz bu yazıya göre, tüm bu bulgular gerçek anlamda özgeciliğin, kötü bir uyarlama olmak şöyle dursun, insan türünün başarısında temel bir rol oynadığını ve toplumların birbirlerine kenetlenmelerine olanak tanıdığını gözler önüne seriyor.
Bunun bir uyarlama mı yoksa kötü bir uyarlama mı olduğu yönündeki tartışmalar henüz aydınlığa kavuşturulmasa da, insan yüreğinin derinliklerinde onu başkalarına yardım etmeye iten bir şeyler olduğu kesin gibi görünüyor. |