|
BİR kere daha anladım ki, insan gerçek yaşını başkaları sayesinde anlayabiliyor.
Özellikle de uzun yıllar sonra gördüğünüz başkaları sayesinde.
Sabahları aynaya bakıyorum.
Benim gördüğüm bu yüz, yıllara bayağı iyi direniyor.
Sanki çok az değişiyormuş gibi geliyor.
Sonra akranlarıma bakıyorum.
Eski fotoğrafları yan yana koyuyorum.
Kahrolası aynalar gerçekten yalancı.
Hepsinin ruhunda, o ‘Ayna ayna güzel ayna’ ahlaksızlığı...
* * *
Maria Farandouri’yi ilk defa 1973 veya 74 yılında gördüm.
Galiba Názım Hikmet için düzenlenen bir geceydi.
Teodorakis’le birlikte gelmişlerdi.
Dolgun hatları olan bir kadındı.
Ama o muazzam ses, o Teodorakis şarkıları, içimdeki Názım hayranlığı ile birleşince karşıma muhteşem bir Yunan kadını çıkmıştı.
Farandouri’yi belki bir hayat dinledim.
Ses haremimin en gözde kadını oydu.
Ta ki Haris Aleksiu’yu dinleyinceye kadar.
Geçen akşam onu tekrar dinledim.
Farandouri epey değişmiş.
Yüzü o kadar yaşlanmamış. Portresine Nana Mouskouri gözlükler eklenmiş.
Sevdiğim bütün Yunan kadınları gibi o da yaşıyla yarışmıyor.
Yüzünde makyaj neredeyse yok gibi.
Saçlara özel hiçbir itina, bir dokunuş yok.
Epey kilo almış. Yürümesini engelleyecek kadar kilo almış.
O kiloları saklamak, bir şeylerin altına süpürmek gibi bir telaşı yok.
Ben işte buyum diyen bir kadın.
Sahici, doğrucu bir ayna gibi karşıma geçmiş ve bana gerçek yaşımı haykırıyor.
* * *
Ama ses aynı ses.
Daha da olgunlaşmış, daha da kendine güvenli hale gelmiş.
‘Karlı kayın ormanı’nı Türkçe söylüyor.
Ne Adamo yumuşak g’leri, ne ‘iki yabanji’ eğilip bükülmeleri.
Türkçe bilmediği halde gerçek bir İstanbul Türkçesi’yle, aksansız, aranjesiz söylüyor.
Türkçe’ye saygı, Zülfü’ye sevgi, başka ne eklerseniz ekleyin.
Unuttuğum Farandouri o gece yine ses haremime giriyor.
Ben ve eşim, Zülfü’yle de o yıllarda tanıştık.
12 Mart günleriydi. Onun müzik yolculuğu yapayalnız başlamıştı.
Tek arkadaşı, elindeki bağlamaydı.
* * *
O akşam bir kısmımız oradaydık.
Bir kısmımız, kendi tayin etmediğimiz bir protokolün ön sırasında.
Bir kısmımız, hálá ön sıralardan kaçabilecek kadar asi.
Zafer Mutlu, Güngör Mengi, Hıncal Uluç, Mudo.
Bir kuşak sonrası.
Haşmet Babaoğlu.
Ve sahnede Zülfü.
Hepsini ezbere bildiğimiz şarkıları söylüyor.
Sanki kolektif bir yaş günü kutluyoruz.
Mum yerine, yaşımız kadar Zülfü şarkısı.
Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden hüzünlü.
12 Mart’ın meydan okumalarına dönüyoruz.
İçimizde yine o aynı cüret, sahtekár aynaları atıp, Farandouri’nin makyajsız yüzündeki sırın ötesine geçiyoruz.
İşte gerçek yaşımız karşımızda.
Tam arkamızda ise bir hayat bilançosu, küçük küçük şahsi, gayri resmi tarihler.
Gençliğimiz, 20-30 yıl önce terk ettiğimiz küçük gazete bürolarında, haber merkezlerinde, Mülkiyeliler Birliği’nde, Tavukçu’da, Kulüp 66’da kalmış.
Dünyayı değiştirmek için ruhsal gettolarımızı terk etmişiz.
Tam olmasa da birazını başarmışız.
Hiç olmazsa kendimizi değiştirmişiz...
Şahit mi istiyorsunuz.
İşte Zülfü Livaneli ve hiçbir kıskançlığın, hiçbir hakaretin, çekememenin ezberimizi bozamadığı o muhteşem şarkılar.
‘Leylim ley’ler, ‘Yiğidim aslanım’lar, ‘Karlı kayın ormanı’ ve ötekiler.
Ve o akşam daha ilk dinleyişimde ezberime geçirdiğim yeni şarkılar.
* * *
O gece hepimiz mutluyduk.
Ülker ve Aylin, hem mutlu hem heyecanlıydı.
Zülfü Livaneli bir kere daha hepimizi buluşturmuştu.
Bu defa etraf o kadar da ıssız değildi.
Otuz yıl boyunca her tür bozgunu, iftirayı, hakareti göze almış bir avuç maceraperest, beş on isyankár oradaydık.
Bir de ağzına kadar dolu, heyecanlı, şarkı söyleyen müthiş bir seyirci korosu.
Hiç de fena bir nüfus sayılmazdı... |