01/05/2005 anasayfa>>> <<<önceki gün   bugün   sonraki gün>>>
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon
HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Pazar
01.05.2005
Başbakan, Fatih Altaylı’yı benden daha çok seviyor
 

Ayşe ARMAN

Biz onu televizyonlardan tanıdık. Ve şaşırdık kaldık: Adı taraflıya çıkmış bir kanalda, tarafsız işler yapan biri olarak dikkatimizi çekti. Ve o çekilen dikkat, onca yıl boyunca hiç azalmadı. Derken köşe yazarı (da) oldu. Son dönemin ne dediği en çok merak edilen yorumcularından.

Transferi sırasında çıkarılan dedikodular, takip edilmesi gereken bir adam olduğunu gösteriyordu. Ahmet Hakan dediğiniz anda farklılığı, farklı bir sesin sahibi olması. İsmi tartışmalara konu olsa da, onun için en önemli misyon, çok okunan bir köşe yazarı olmak. İnşallah olur. Çünkü artık bizim gazetede çalışıyor. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! Bu arada eylül ayında yeni bir televizyon programına başlayacak, benden duymuş olun...

Çok bilinen, ortada bir adam değilsiniz... Nerede doğdunuz? Nerede büyüdünüz? Nerede eğitim aldınız?

- Yozgat’ta doğdum. Babam devlet memuru olduğu için, Türkiye’nin değişik yerlerinde yaşadım. 7, 8 yer dolaşmışızdır. Üç erkek çocuğun ortancasıyım. Liseyi İmam Hatip’te (Çanakkale), üniversiteyi de İlahiyat’ta (Bursa) bitirdim. 83’te İstanbul’a geldim. TGRT’de Yankı isimli bir haber programı yaptım, sonra Kanal 7’ye geçtim, orada da 11 yıl çalıştım...

Demek siz de benim gibi taşralısınız! Uyum zorluğu çektiniz mi, İstanbul maceranız, kolay mı oldu, zor mu?

- Bizim gibi memleketin değişik yerlerinde dolaşan devlet memuru çocuklarının uyum kabiliyeti acayiptir! İstanbul, şaşırtıcı bir biçimde, hiç acemilik çekmediğim bir yer oldu. Sanki doğma büyüme buralıymışım gibi....

Nasıl oluyordu? Babanız geliyor, ‘Toplanın başka bir şehre gidiyoruz. Yine tayinim çıktı’ diyor, anneniz ise ‘Yooo, hayır yine mi taşınma!’ diye isyan ediyordu. Öyle mi?

- Hayır! Hepimiz alışığız. Kimse şikayetçi değil. Babam söylüyor, gidilecek yere gidiliyordu. Amasya, Balıkesir, Ağrı, Çanakkale...

İyi de farklı okullar, farklı arkadaşlar. Hep yeniden, yeni insan tanımalar. Bu insanı zorlamaz, bünyesini bozmaz mı?

- O şöyle: Çok gezen memur çocuklarında, bir vefasızlık hali hep vardır... Bir yerde tam arkadaşlarınız olmaya başlıyor, siz onları bırakıp yeni arkadaşlar ediniyorsunuz. Ama bunların bana yararı olduğunu düşünüyorum.

Ne gibi?

- Söyledim ya uyum kabiliyeti! Herkese, her yere, her şeye!

Anladım. Babanız ne iş yapıyordu?

- Bir süre öğretmenlik yaptı. Sonra müftülüğe geçti. Din adamıydı yani.

İmam Hatip ve İlahiyat okumanızda babanızın etkisi oldu yani.

- Tabii, tabii. Aslında ailemin dindarlığının etkisi oldu. Ben dindar bir aile içinde büyüdüm...

‘Dindar aile’ ne demek... Tanımı ne?

- Dini kurallara uyma konusunda diğer insanlara göre daha fazla hassasiyet gösteren, hayata dini perspektiflerden bakan, hayatın her alanını dini kurallara göre düzenlemek isteyen...

SON TAHLİLDE MÜSLÜMANIM

Sizin dindarlık seviyeniz nedir?

- Son tahlilde Müslüman bir insanım fakat dinin bütün pratiklerini uygulama konusunda eksiklerim var.

İmam Hatip ve İlahiyat deyince, insanın zihninde biri canlanıyor. Ama o biri, kesinlikle siz değilsiniz! Bu, benim önyargım mı?

- Biraz sıra dışı olduğum doğru. Ama ben, farklı olmak adına bir şey yapmıyorum. Hayatım boyunca da yapmadım. Doğal seyri böyle oldu. Dışa açık bir çocuktum, başka dünyaları keşfetmeyi hayal eden ve bunu gerçekleştiren biriydim...

Ayıptır sorması... Diğer kardeşleriniz...

- Valla ayıp değil, onlar da benim gibi! Biri Amerika’da sinema okudu, şimdi belgesel film çekiyor, diğeri de reklamcılık yapıyor.

HİKAYECİ OLMAYI HAYAL ETMİŞTİM

Sizin parlama öykünüz nasıl oldu? Kaderinizi değiştiren öykü...

- 28 Şubat’tan önce toplumda bir cepheleşme vardı: Laik-İslamcı. Tam da bu ortamda, İslamcı tezlerin savunulduğu bir yayın organında, Kanal 7’de görev yapıyordum. Bu bir dezavantajdı aslında. O kesime karşı bir önyargı olduğu için sizden beklenen sakil bir duruş oluyor: ‘Bunlar şucudurlar ve sakil bir duruş sergilerler. Bunların tezlerini savunma biçimleri, üslupları, söylemleri her şeyleri bellidir zaten...’ Ben bu tür önyargılardan aslında yararlandığımı düşünüyorum. Benim için dezavantaj olan bir şey, doğal akışı içinde avantaja dönüştü. Tutumum pek çok insanı şaşırttı: ‘Allah Allah, bu adam hem dini tezleri savunuyor hem de herkese söz hakkı veriyor. Programına solcular çıkıyor, gayet rahat, herkes kendi tezlerini özgürce dile getiriyor...’

Zaten sizin de hayal ettiğiniz bu muydu?

- ‘Böylesi bir tavır sergileyeyim, bana bu yakışır’ gibi bir derdim yoktu. O yapıştırma bir şey olur. Ben zaten kişisel olarak da gündelik hayatımda, böyle bir tavır sergiliyordum...

Biz sizi Ahmet Hakan olarak tanıdığımızdan beri politik bir duruşunuz var. Her zaman mı vardı?

- Politikaya meraklı oldum. Ama hayatımın tek gayesi bir politik duruş sergilemek değildi, tek ilgi alanım da siyaset değildi. Benim açımdan edebiyat, aslında politik duruştan önce gelen bir şey.

Peki küçükken olmayı hayal ettiğiniz şu anki Ahmet Hakan mı?

- Yok, ben bir hikayeci olmayı hayal etmiştim. Şimdiki adam olmak değildi yani hayalim.

Kendinize entelektüel diyor musunuz?

- Entelektüel arayışlar içerisinde olduğumu söyleyebilirim.

ÊKendinize solcu diyor musunuz?

- İlle de kendimi sağ ve sol gibi terimlerle ifade etmek zorundaysam, evet sola daha yakınım.

Sizin solunuzun ayırt edici özelliği ne?

- Hani bazıları vardır, hayata şöyle bakarlar: ‘Dünya böyle kurulmuş: Bazıları zengin, bazıları fakirdir. Bunu değiştirmemiz mümkün değildir!’ Bunu veri kabul ederler, mizaç olarak böyle bir rahatlık içindedirler. Bu, sağ bir mizaçtır. Ben öyle değilim, ben bunu daha dönüştürülebilir buluyorum. Daha doğrusu, bunu dönüştürmemiz gerektiğini, en azından çaba harcamamız gerektiğini düşünüyorum. Ahlakın, erdemin, etiğin burada yattığını söylüyorum.

Bir de sizden solcu İslamcı tanımı rica ediyorum. O nasıl oluyor?

- Solcu İslamcı diye bir şey yok aslında.

BÜTÜN DİNDARLAR SOLCUDURLAR

Siz mi uydurdunuz?

- Yok şöyle: Müslüman insan, daha doğrusu herhangi bir dine inanan insan, mevcut yapıyı kabul etmez, eşitsizlik halini veri kabul etmez. Tüm dinler, eşitsizliğin değiştirilmesini ister.

O zaman bütün gerçek dindarlar solcu mu oluyor!

- E tabii. Bütün dinler, dini bakışlar ahlaklı ve erdemli bakışlardır. En azından öyle olma iddiasındadır. Dolayısıyla, solcu olmak zorundadırlar...

Yine de siz tam olarak nesiniz?

- Niçin ille de, bir yazarın adının başına bir tanım koyma ihtiyacı içindeyiz? Beni kategorize edip denklem dışı bırakmak isteyenler, art niyetli bir biçimde bu tür tanımlamalar koyuyorlar ismimin başına. Her tanımlama bir sınırlamadır. Beni sınırlıyorlar...

Pardon! Peki ne yapacağız, bundan sonra size Hürriyet yazarı mı diyeceğiz?

- Bir mahzuru mu var?

Hürriyet’te yazmaya başladıktan sonra hayatınızda ne değişti?

- Pek çok şey. Dışarıdan bakıldığında, insan Hürriyet’in etki gücünün çok satmasından kaynaklandığını düşünüyor. Müthiş bir yanılgıymış! İkinci gazeteyle arasında 100 binlik bir tiraj farkı varsa -ki ben o ikinci gazetede yazdım- etki gücü o 100 binlik tirajın çok çok üstünde. Bunu bizzat geri dönüşlerinden, yankılarından görüyorum. Ve bu beni hálá şaşırtıyor..

Siz Hürriyet’e nasıl bir farklılık getirdiniz, Hürriyet size nasıl bir farklılık getirdi?

- Ben Hürriyet okurlarının beni kabullenmekte zorluk çekebileceklerini düşünüyordum. Fakat Hürriyet’in okur profilinin çok renkli ve hoşgörülü olduğunu gözlemledim. İlk günden itibaren okurlardan, ‘Hoş geldiniz, burada bizimle olmanız çok güzel’ mesajları aldım. Kendimi rahat ifade ediyor oluşum bu destek mesajlarından kaynaklanıyor.

Peki dezavantajı...

- Hürriyet’in çok baskın ve güçlü bir imajı var. Bu nedenle insanlar yazılarınızı ‘Hürriyet’e göre’ yazdığınızı filan düşünüyorlar. Keskin ve radikal düşüncelerinizi saklı tuttuğunuzu zannediyorlar. Oysa böyle bir şey yok. Ne düşünüyorsam özgürce yazabiliyorum.

TEK MİSYONUM OKUNAN YAZAR OLMAK

Sizin kafanız benim gibi çalışıyor sanki. Bu benim hatam mı, sizin hatanız mı?

- Burada hata filan yok. Kafası aynen sizin gibi çalışan İslami camiada başka insanlar da var. Bence geçişkenliğin olmamasından kaynaklanan sorunlar var...

Yani siz İslami camianın tek ‘parlak ismi’ değilsiniz!

- Değilim. Bir dolu insan var değişik ilgi alanları olan, değişik işler yapan, değişik şeyler söyleyen...

Biz niye bilmiyoruz onları...

- İsmet Özel’in bir şiiri vardır: ‘İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır...’

Peki siz kendinizi içten içe kutluyor musunuz: ‘Geçişkenliği sağlayabildim, öbür tarafa geçtim’ diye.

- Ama bu yeni bir şey değil ki. Ben kendimi bildim bileli bu geçişkenliği kendi kişiliğinde halletmiş bir insanım. Dolayısıyla, bu tarafa kapağı attım gibi görmüyorum kendimi. Ben hem oradaydım hem buradaydım...

Ama çevrenizdeki insanların tümü böyle değildi...

- Değildi ama benim gibi olanlar da vardı. Dindar bir hayat yaşayan insanlar genelde eğitimsiz, taşralı, maddi durumu iyi olmayan insanlardır. Ama bu dinden kaynaklanan bir şey değil, sosyolojik olarak alt sınıfa mensup olmalarından kaynaklanan bir şey.

Yani ne oldu siz sınıf mı atlamış oldunuz...

- Estağfurullah, sınıf atlamak ne haddime! 30 sene önce hangi hayatı yaşıyorsam şimdi de o hayatı yaşıyorum.

E o zaman kendinizi iki arada bir derede kalmış gibi hissetmiyorsunuz yani...

- Hissediyorum. Türkiye’de neci olursanız olun, hangi hayatı yaşarsanız yaşayın, sırtınızı belli bir cemaate, belli bir gruba yaslamıyorsanız, sizden beklenen şeylerin dışında şeyler söylüyorsanız, iki arada bir derede kalırsınız. Bu sadece bana özgü bir şey değil. Ama bu benim filanca camiadan falanca camiaya atladığım anlamına gelmiyor. Benden beklenen bir yazı türü var, onu değil de kendim olarak bir şeyler yazıyorsam, iki arada bir derede kalmaya mahkumum. Çünkü Türkiye, böyle bir ülke. Bekir Coşkun kendisinden beklenenin dışında bir şey yazdığı takdirde, Bekir Coşkun’u her iki kesimin de uçları sevmeyecektir.

Sizin de hayli sevmeyeniniz var o zaman...

- Tabii var. Eğer size karşı bir önyargı geliştirilmişse ve siz bu önyargının haksız olduğunu kanıtlayacak bir tutum sergiliyorsanız, hakkınızda iki şey söylenebilir: 1. Bu adam bizim tarafa yaranmaya çalışıyor. 2. Bu adam bizden uzaklaştı... Benim için ikisi de söyleniyor. Fakat bunu söyleyenler, her iki tarafın da en marjinal tipleri. Geniş büyük orta kesim ise, sessiz sedasız destekliyor. Benim için bu yeterli. Onların sesi çıkmaz, senin arkandan ‘Yaşa var ol’ demezler ama vicdan, orada atar. Oraya yaslanmak daha doğru bir şeydir.

Sizin misyonunuz nedir hayatta? Yoksa misyon gibi şeyleri gereksiz mi görüyorsunuz?

- Kendimi hiçbir zaman, herhangi bir misyonun temsilcisi, adamı, sözcüsü bir şeysi saymadım. Öyle bir hayatım olmadı. Ben keyif aldığım bir işi yapıyorum. Ama tabii ki mesleki açıdan başarılı hissetmek isterim kendimi. Tek misyonum çok okunan bir yazar olmak...

BİR AKP TAHLİLİ

AKP için tamamıyla dincileri temsil ediyor diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Daha ortalama bir parti AKP. Bence AKP’nin ANAP’tan filan da çok farklı yok. Aksine çok benzer tarafları var. Özal’ın iddialarını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Tek farkı, kendi kişisel hayatlarında biraz daha dindar bir hayat yaşıyorlar. 



Ana Sayfa | Son Dakika | Tüm haberler | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Bilim-Teknoloji | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım
© Copyright 2005 Hürriyet
www.hurriyetkurumsal.com