|
1925 yılı şubat ayında Güneydoğu’da patlayan, başımıza büyük bela açan ve Kerkük-Musul’un elimizden uçup gitmesine neden olan Şeyh Sait isyanından dünkü yazımda söz etmiştim.
Ordumuzu tam üç ay uğraştırdıktan sonra sanıklar yakalanmış ve Şeyh Sait dahil suçlular idam edilmişti.
Atatürk, Şeyh Sait isyanı ile ilgili olarak 7 Mart 1925 günü ‘millete ve Cumhuriyet ordusuna’ bir bildiri yayınladı. Altında ayrıca Başbakan İsmet İnönü dahil bütün hükümet üyelerinin de imzası vardı.
İsterseniz onun 80 yıl önceki sözlerini günümüze de aynen uyarlayabilirsiniz:
‘Genç’te başlayıp Elazığ ve Diyarbakır merkez hudutlarına kadar meydana gelen olay, kanunen suçlu olan bazı nüfuzlu kimselerin din maskesi altında gizli faaliyetlerinin sonucudur.
Olay bütün vatandaşlarca nefretle karşılanmış ve yakın bölge halkı ani bir karşı koyma duygusuyla Cumhuriyet’in korunması için harekete geçmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin maddi ve manevi kuvvetleriyle donatılmış olan Cumhuriyet hükümeti, gereken silahlı birlikleri ayaklananlar üzerine yöneltmiş ve pek yakında kesin faydalar meydana getirecek etkili tedbirleri almıştır.
Cumhuriyet’in hürriyet ve nimetlerini bizzat Cumhuriyet’i tahrip edecek yayınlara ve duyumlara vasıta addedecek olanların ve Cumhuriyet ordusunu ve emniyet gücünü herhangi bir sebeple küçümseme ve hafife almaya yönelecek olanların sert yasal hükümlerle takip ve örnek olacak biçimde cezalandırılmaları kuşkusuzdur.
Vatanın herhangi bir yerinde toplumun huzurunu bozan hadisenin yalnız oradaki vatandaşları değil, en uzak yerlerdeki vatandaşların rahatını, mutluluğunu, çalışma hayatını, ekonomik durumunu ve üretimini etkilediği ve zarar verdiği kesindir.
Bundan dolayı, her mutluluğun ve her faaliyetin ve bilhassa iktisadi ve ticari gelişmelerin ilk şartı, huzur ve sükun ile emniyet ve asayişin, bozulması mümkün olmayan bir güçte bulunmasıyla mümkündür.
Bu sebeple de Cumhuriyet polis ve jandarmasının ve Cumhuriyet ordusunun şeref ve itibarı her düşüncenin üzerindedir.
Bu şeref ve itibara riayet için vatandaşlarımın dikkatli ve uyanık olmasını isterim.
Bu münasebetle ve büyük bir gururla hemen açıklarım ki, vatanın her bir yerindeki hassasiyet ve belirtiler, kahraman milletimizin Cumhuriyet’i, sükun ve asayişi mutlaka korumak için sağlam iradesini bir daha ortaya çıkarmıştır.
Memurların, amirlerin ve mazisi şan ve şerefle dolu olan Cumhuriyet ordusu mensuplarının, vatanın iç ve dış bütünlüğü için yüksek görev duygularını beklerim.
Kanun, bütün hükümet memurlarına, herhangi bir hadiseyi meydana geldikten sonra bastırmaktan çok, o hadiseyi olmadan önce önlemek görevini yüklemiştir. Bu görevin eksik yapılmasından meydana gelecek sorumluluğun ısrarla takip edileceğinden kuşku duyulmamalıdır.
Devletin sarsılmaz nüfuz ve kudreti, dağlarda eşkıyanın, herhangi bir maksatla Cumhuriyet’in silahlı gücüne karşı koymaya yeltenen isyancıların, masum milletin fikirlerini karıştıranların ve saptıranların mümkün olan hızla cezalandırılmalarını emreder.
Mülki (sivil) ve askeri devlet görevlilerini, her şeyden önce bu yüksek görevlerini tereddüt etmeden ve kesin kararlılıkla yerine getirmeye davet ederim.
7 Mart 1925. Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal.’
* * *
Batı dünyası özellikle 1800’lü yılların ikinci yarısından başlayarak başımıza binbir bela açtı. Ermeni olayları, Kürtçü isyanlar, şeriatçı isyanlar, Şeyh Sait, ASALA Ermeni terör örgütü ve en sonunda PKK, bu taşeronlara ilişkin sadece birkaç örnek.
Topraklarımızda Osmanlı döneminde 43, İstiklal Harbi döneminde 28, 1923-1938 Atatürk döneminde 18 ayaklanma yaşadık. Çoğunun arkasında Batı parmağı vardı.
Bizi hiç rahat bırakmadılar. Yakamızdan hiç düşmediler. İçeriden ve dışarıdan hep arkamızdan vurdular. Öyle ki, Recep Tayyip Erdoğan bile -AB açısından- bunu itiraf etmeye başladı!
Ama biz buradayız.
Hep olacağız. |