|
Bayramlar, çocuklar için özel günlerdir. Bayramlar, yepyeni giysileri, pırıl pırıl ayakkabılarıyla, cepleri çikolata ve şekerleme dolu çocuklar için mutluluk günleridir.
Onlar, aileleri tarafından alınan bayramlık giysilerini büyük bir gururla taşır, pırıl pırıl kırmızı ayakkabıları ya da siyah botlarıyla aile ziyaretlerine gider, büyükbabalarının, büyükannelerinin vereceği harçlıkları hak ederler. Onlar sıcacık yuvalarında, bayram için hazırlanan güzel yemekleri tadabilir, tatlılardan yiyebilir, böyle bir yaşama sahip oldukları için ne kadar büyük bir ayrıcalık taşıdıklarını anlayamazlar. Çünkü onlar henüz küçücük çocuklardır ve gerçek dünyayı henüz tanıma fırsatları olmamıştır.
Peki ya diğerleri? Ya bayramda yeni bir giysiyi hayal bile edemeyen öteki çocuklar? Yoksulluğun ne demek olduğunu, annelerinin babalarının sıkıntısını çok küçük yaşta anlamış, hayatın acımasızlığını öğrenmiş, çocukluğunu yaşamayı, bayramın anlamını bilememiş, erkenden olgunlaşmış, belki de gözümüzden kaçmış çocuklar...
İşte size onlardan birinin öyküsü. Sevgili okurum Mine H. Akın’ın bana yolladığı bu duygu yüklü öykü, sizi de benim kadar etkilerse, belki siz de bu bayramda bir çocuğu sevindirebilirsiniz.
Bayramınız kutlu olsun, sevgili okurlarım.
İyi giyimli, kibar görünümlü yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte misket oynayan çocukların en zayıfına döndü ve seslendi. ‘Bana biraz yardımcı olur musun?’ Çocuk, hafta sonlarında oynadıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen, belki biraz da meraktan, arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler tek kelimeyle dökülüyordu.
Yaşlı adam çocuğun saçlarını okşadıktan sonra, ‘Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim’ dedi. ‘Bakalım üzerine uyacak mı?’ Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Kulaklarına inanamadı. Ama adam son derece ciddiydi. Birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, sonra da şimdiye kadar hiç yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.
Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette, kardeşlerin en küçüğü olan kendisine yamanırdı. Her zaman hasta olan babasının, ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu duruma bir kere bile itiraz etmeyi düşünmemişti. Şimdi ise, hayatında ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala!
Çocuk, dükkana girip, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya çıkarırken, bu yeni ceket de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat asıl hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı. Artık üşümeyecekti. Okula giderken yepyeni bir kabanı olacak, o da diğer çocuklar gibi, onu gururla askıya asabilecekti. Çünkü şimdiye kadar üzerine, ancak anasının ördüğü yün hırkayı giyebilmişti.
Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri üzerindeki yeni kabanın cebine koyduğunda iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, derin ceplerin bir köşesinde kalmıştı sanki. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürüp iyice inceledikten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve tezgáhtara dönerek ‘Elbiseleri torunuma alıyorum da,’ dedi. ‘ Ona sürpriz yapmak istediğim için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu, kilosu hemen hemen aynı.’ Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, büyüklerin böyle durumlarda yaptığı gibi, içindeki burukluğu hissettirmemeli, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattı, çabucak eski elbiselerini giydi, dükkandan koşarak çıktı.
Yaşlı adam, aldığı elbiselerin torununa uyacağından emindi artık. Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkıldı, diye düşündü...
Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları ‘Neden oynamıyorsun, halbuki en güzel misketleri bugün sen kazanmıştın’ diye onu oyuna davet ettiklerinde de yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalıştı.
‘O misketler bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi,’ dedi. ‘Bu yüzden onları bayramlık kabanımın cebine sakladım.’
n Zaman zaman hepimiz böyle bir düşüncesizlik yapmaz mıyız? Bir çocuk yüreğinin nasıl da umutla çarptığını ve ne kadar çabucak kırıldığını anlamazlıktan gelmez miyiz? Hayatımızın her döneminde böylesine hayal kırıklıkları yaşamamış mıyızdır?
Her yaşta ama farklı şekillerde hep birileri tarafından kandırılıp sonra da bir kenara fırlatılmadık mı? İşimizde, aşkta, dostlukta, arkadaşlıkta; hatta belki de ailemiz içinde? Kimin umurunda bir başkasının duyguları, hissettikleri veya kandırılması, gözyaşları ya da kalp kırıklıkları?
Bencillik ne yazık ki, insanoğlunun en ciddi zaaflarından biri. Dayanışmayı, ailemiz dışında bir başkasını düşünmeyi, bir çocuğu mutlu etmeyi, bir yoksula sıcak bir yemek, bizden yardım bekleyenlere umut verebilmeyi; hiç değilse bayramdan bayrama hatırlayabilsek... Bayramın bir başka anlamı olmaz mıydı o zaman?
Keşke farklı olabilseydi her şey. Biraz daha insanca, biraz daha hassasiyetle, dürüstçe ve biraz daha yürekli davranabilseydik! |