|
Gömleğini çıkarıyordu ama bir yandan da yerin dibine geçiyordu. Onun utandığını farkeden doktor, yanına geldi. (...) Gözlerini açtığında hemen aynaya bakmak istiyordu. Ancak yaraları iyileşip sargılarından kurtulduğunda görebildi doktorun ellerinin yarattığı mucizeyi.
Meraklı bir lise öğrencisiydi Özlem. Okuldaki seminer ve konferansların hiçbirini kaçırmazdı.
‘Meme kanserinde teşhis ve tedavi konferansı’ afişini gördüğünde, arkadaşlarıyla birlikte okulu kırıp dolaşmaya çıkmak üzereydi. Afiş, çıkış kapısının hemen yanına asılmıştı.
Saatine baktı, başlamak üzereydi konferans. Nedense salona girip o konferansı dinleme isteği ağır bastı. Arkadaşlarına dönüp, ‘Sizi gidin, ben gelmeyeceğim’ dedi.
Ege Üniversitesi’nden, Zeynep adlı ince uzun bir kadın doktordu konuşmacı. Başladı anlatmaya. O ana kadar, meme kanseri Özlem’e uzak, daha çok belirli bir yaşa gelmiş kadınların yakalanabileceğini düşündüğü bir hastalıktı. 15 yaşında bir genç kız olarak kendisinin kanser olabileceğini aklının ucuna bile getirmiyordu.
Doktor Zeynep, Özlem ve kendisini dinleyen genç kızların hemen tamamının böyle düşündüğünün farkındaydı sanki. O, sevecen bir ses tonuyla ‘Çok az görülür ama sizin yaşınızda da meme kanseri riski vardır’ deyince irkildi.
Bir süredir memesine dokunduğunda hissettiği sertlikler aklına geldi. O ana kadar hiç önemsememişti bu sertlikleri. Dikkatle dinledi doktor Zeynep’i. Konferans sonunda salondan çıkarken, doktorunun bir cümlesi kulaklarında asılı kalmıştı:
‘Kendinizi kontrol etmeyi öğrenirseniz evde de kendinizi muayene edebilirsiniz.’
DOKTORUN ÖNÜNDE MEMELERİMİ AÇAMAM
Eve gider gitmez aynanın karşısına geçti! Doktorun tarif ettiği gibi elini memesine attığında içinde bir şeyler eriyip aktı. Ceviz büyüklüğünde bir kütleye dokunmuştu parmak uçları.
Öbür memesinde de irili ufaklı birkaç kütle olduğunu fark edince daha çok korktu. O kütleler kanser habercisi olabilir miydi? İçi titredi bir an.
Annesine söylemekte tereddüt etti kısa bir süre. ‘Doktora götürürse ne yaparım?’ diye düşünüyordu. Memelerini muayene ettirmek zorunda kalmanın utancı, kansere yakalanmış olma ihtimalini unutturmuştu. Bir doktorun önünde memelerini açma fikri korkunç geliyordu genç kıza.
Sonunda mantık ağır bastı, annesine anlattı olanları. Okulda gördüğü afişle girdi söze. Memelerini doktorun tarif ettiği gibi kontrol ettiğini söyledi. Sonunda da ‘Göğsümde sertlikler var’ diyerek, ne yapması gerektiğini sordu.
Annesi hemen doktor Bülent Tuğrul’u arayıp, randevu aldı. Özlem, ertesi gün annesiyle beraber doktorun muayenehanesindeydi. Önce olanları dinledi doktor. Korkmamasını söyledi, ‘15 yaşındasın vücudunun gelişim süreci içinde oluşan süt bezecikleri olabilir’ dedi. Sonra Özlem’in korktuğu başına geldi. Üzerini çıkartmasını istedi doktor.
Gömleğini çıkarıyordu ama bir yandan da yerin dibine geçiyordu. Onun utandığını farkeden doktor, yanına geldi. Saçlarını okşadı usulca. ‘Bak ben senin amcan sayılırım, lütfen çekinme’ diyerek onu yatıştırmaya çalıştı:
- Sen ileride güzel bir kadın olacaksın ve sağlığın için bu çeşit muayenelere girmek zorundasın. Unutma tıpta ayıp yoktur.
Doktorun bu sözleri Özlem’i bir ölçüde rahatlatmıştı. Sessizce yerine getirdi isteğini. Bülent bey, ultrasonla muayeneye başladı. Ancak bir şeylerin yolunda gitmediği yüzünden okunuyordu. Özlem de endişeyle izliyordu onun yüzündeki değişimi.
Nitekim muayeneyi bitirdikten sonra başlangıçtaki iyimserliğinden eser kalmamıştı Bülent beyin. Düşünceli görünüyordu. ‘Bu ilaçla eritilecek bir kitle değil, senden minik bir biyopsi için izin istiyorum’ dedi.
HER İKİ MEMESİ DE İRİ BİRER YUMAĞA DÖNMÜŞTÜ
Korkacak bir şey olmadığını söylüyordu ama durum o kadar basit değildi. Özlem, o afişi görmeden önce aklından bile geçiremeyeceği bir serüvenin tam ortasına düşmüştü. Hem de 13 kez ameliyat masasına yatacağı, uzun, sıkıntılı bir serüven.
Özlem’in gözleri uzaklarda bir yerlere takılmıştı. ‘Öyle diyorsanız yapalım, önemli değil’ dedi donuk bir ifadeyle. Bülent bey, daha önce apandisit ameliyatını da yapmıştı Özlem’in. Ameliyattan korkmadığını biliyordu. Ama bu kadar sakin olması onu tedirgin etmişti; ‘Ne olur bana bir tepki ver’ dedi gözlerinin içine bakarak.
Ne ağlayabiliyordu Özlem, ne de içinden geldiği gibi çığlıklar atabiliyordu. Çocukluktan çıkıp, kendisini genç bir kız olarak hissetmesini sağlayan memelerinden parça alınacak olması fikrinden dehşete kapılmıştı.
Ameliyat günü, yine annesiyle birlikte erkenden gitti hastaneye. Hemşire üzerindekileri çıkarmasını istedi. Yandan bağları olan yeşil bir giysi getirmişti üzerine geçirmesi için.
Özlem utanıyordu, hemşirenin orada dikilip beklediğini görünce odanın tuvaletine gitti bez parçasına benzettiği o garip giysiyle! Orada soyunup o giysiyi üzerine geçirdikten sonra döndü odaya!
Bülent bey, her zamanki gibi şefkatliydi. Ameliyathaneye giderken, hastane koridorlarında ele le yürüyen baba kıza benziyorlardı. Bülent bey, ameliyat masasında yine saçlarını okşadı, sakinleştirmeye çalışıyordu:
- Korkma uyutmayacağım ama bir şey hissetmeyeceksin, çünkü o kısmı uyuşturacağım.
Sonra minik bir iğne acısı hissetti Özlem. Bülent bey, son kez gözlerine bakıp, ‘Başlıyorum, hazırsın değil mi?’ diye sordu. Boğazı kurumuştu Özlem’in, sesi çıkmıyordu. Başıyla onayladı.
Ardından o korkunç, bir türlü bitmeyen uzadıkça uzayan dakikalar başladı. Doktorlarla arasına gerilen yeşil örtü kalktığında merakla memelerine baktı. Her ikisi de sargı bezleriyle sarılmış, kocaman iri birer yumağa dönmüştü.
Yavaşça doğruldu ameliyat masasından. Ailesinin yanına yürüyerek gitmek istedi. Bülent bey şaşırmıştı. Bu kadarını beklemiyordu doğrusu.
MADEM KANSERİM O HALDE HEMEN TEDAVİYE BAŞLAYIN
Patoloji raporunu almaya babası gitmişti. Özlem, ‘Nasıl?’ diye sorduğunda ‘İyi’ deyip geçiştirdi. Fakat evde farklı bir telaş, fısıltılı konuşmalar başladı. Annesi, babası, teyzesi, evdeki herkes sık sık odalara girip gözleri kızarmış olarak çıkıyordu.
Gizli gizli ağladıklarını farketti Özlem. ‘Neden bana kanser demeye korkuyorsunuz?’ dediğinde kimseden ses çıkmadı. Suskun insanlar haline gelmişti aile büyükleri.
Konuşarak, Özlem’e durumu anlatmak yine Bülent beye düştü. Önündeki defterin sayfalarını göstererek anlattı pataloji raporunu:
- Bak amcacığım, senden alınan kitleler bu defter yaprağı kadar ince parçalara ayrıldı. Hepsi normaldi ancak birinde kanser bulundu! Annesi ağlıyordu sessizce. Özlem sakindi; ‘Madem kanserim, tedaviye başlayın. Bunu yaşayan bir tek ben değilim ya’ dedi doktora. Sözü nasıl edip de ameliyata getireceğini bilemeyen Bülent bey de rahatladı böylece. Bir ameliyat daha gerektiğini açıkça söyledi genç kıza.
Ameliyat günü gelip yine o yeşil kıyafete büründüğünde, herkes tek tek sarılıp ağladı. Özlem ise her zamanki gibi sakin görünüyordu. Korkmuyor muydu, yoksa tam tersine inanılmaz büyük bir korkunun verdiği sessizlik miydi bu? Kaçınılmaz olana doğru sessizce yürüyordu.
Vücudu soğuk ameliyat masasına değdiğinde irkildi. Bu sırada Bülent Bey başucuna gelmişti. ‘Sakın korkma amcacığım. Söz veriyorum uyandığında her şey düzelmiş olacak’ dedi. ‘Bana iyi bak, uyandığımda görüşürüz’ diye fısıldarken, göz kapakları ağır ağır kapandı Özlem’in.
Daldığı derin uykudan inanılmaz bir acıyla uyandı. Sağ kolu kesilmişti sanki. Gözünü zorla açıp baktı, kolu yerindeydi. Doktora sordu nedenini. Koltuk altı bezlerini temizlemişler, sağ memenin yarısını almışlardı.
Acısı çok şiddetliydi. Yapılan ağrı kesiciler işe yaramıyordu. Geceyi hiç uyumadan sancılar içinde geçirirken, meme estetiği yaptıran ünlüler geldi aklına. ‘Bu kadar acıyı nasıl göze alıyorlar?’ diye düşündü.
Acısını unutmak için durumu daha kötü olan hastaları anımsayarak, bir tür Pollyannacılık oynamaya başladı o gece. Sargıları açılıp memelerini görünceye kadar da sürdürdü bu oyunu.
Sağ memesi ufalıp büzüşmüştü. Gördüğü manzara o güne kadar yıkılmamış olan kale surlarında gedik açmak kadar ağır etkiledi psikolojisini. Bedenini sevmiyordu artık.
Hele Ege Üniversitesi Hastanesi’nde çok sayıda doktorun bulunduğu konseyde daha da kötü hissetti kendini. Onca kişinin önünde üzerini çıkarmak dehşet vericiydi. 1.5 saat süren bu sıkıcı muayenenin sonunda bir de ‘Radyoterapi uygulanmalı’ kararı verildi.
Ameliyat haberinden daha çok üzüldü buna Özlem. İlk tepkisi, ‘Saçlarım dökülecek mi?’ diye sormak oldu. ‘Kemoterapide saç dökülmesi fazladır ama radyoterapide birazcık dökülür, bazen hiç dökülmez’ denilince rahatladı.
Artık doktor olma hayalleri suya düşmüştü. Hastalıkla mücadeleye harcadığı zaman ve enerji, sınıf geçmeyi bile ‘başarı’ olarak değerlendirecek bir noktaya getirmişti Özlem’i.
SON AMELİYAT ÖNEMLİYDİMEMELERİNE KAVUŞACAKTI
Bir yandan okula gidiyor, bir yandan da radyoterapi seanslarına devam ediyordu. Annesi hergün okul çıkışında onu alıp Ege Üniversitesi’nin ‘Radyasyon Onkolojisi’ servisine götürüyordu. Özlem, orada tedavi sırasını beklerken derslerine çalışıyordu. Her şeye rağmen azmini yitirmemişti.
Bir gün minicik bir çocuk gördü orada. Radyoterapiden çıkmış maskesini takmaya çalışıyor, bunu yaparken de gülümsüyordu. O çocuk gibi, tedavi gören diğer insanlar için hayat, sağlıklı insanlardan daha anlamlıydı.
Özlem için de böyleydi. Ancak radyoterapi uygulanan bölge yanarak koyu kahverengi bir renk aldıkça psikolojisi bozuldu. Zaten memelerinin deforme olmasına çok üzülüyordu. Zamanla, aynaya bakamayan, olur olmaz her şeye ağlayan bir genç kız olup çıktı.
Sonunda bir gün dayanamadı. Doktorunu arayıp tanıdığı bir psikiyatristin adını istedi. Bu yaşta bunca ağır mücadeleye destek almadan daha fazla devam edemeyecekti.
Verilen adrese gittiğinde güleryüzlü bir kadın doktor çıktı karşısına. ‘Merhaba’ deyip elini uzattığında Özlem çoktan ağlamaya başlamıştı bile. İçinde biriken bütün acıları, sıkıntıları, üzüntüleri boşaltıp öyle çıktı oradan. 1.5 yıl kadar da devam etti terapi seansları. Bitmek bilmeyen yeni ameliyatlar için güç topladı Özlem bu tedavi sayesinde.
Hemen her yıl bir iki ameliyat olması gerekiyordu. Arada bir de guatr ameliyatı olunca, neredeyse İzmir’de tanımadığı doktor, bilmediği tıp terimi kalmamıştı. Bu arada Dr.Bülent beyin kardeşi Cüneyt Tuğrul da yurt dışından dönmüş, tedavi sürecine o da katılmıştı.
Sıra ancak beş yıl kadar sonra geldi en büyük, en önemli ameliyata. Doktor, ‘Hazır mısın?’ diye sordu genç kıza. Hazır olmak da söz mü? Özlem, yıllardır bu estetik ameliyatı bekliyordu. Memesindeki deformasyon düzelecek, daha düzgün bir görünüme kavuşacaktı.
Bir narkozdan uyanma serüveni daha yaşadı. Gözlerini açtığında hemen aynaya bakmak istiyordu. Ancak yaraları iyileşip sargılarından kurtulduğunda görebildi doktorun ellerinin yarattığı mucizeyi. Artık istediği giysileri giyebiliyordu. Çok mutluydu, kahkahalarla gülüyordu.
Hastaneler, hastalıklar, doktor randevuları bittiğine göre hayatına yeni bir rota çizmesi gerekiyordu. Doktorluk hayalini gerçekleştirememişti ama boş duracak bir kız değildi o.
Açıköğretim Fakültesi İşletme Bölümü’nde okumaya başladı. Bir yandan da çalışıyordu. Muhasebecilikti mesleği. İş hayatına girip, ilaç kokulu ortamlardan uzaklaşmak iyi geldi Özlem’e. Yüzü gülüyordu.
Hastalıklarından geriye sadece görünmeyen bir iz kalmıştı. Çevresindeki erkeklere ilgisiz davranıyordu. Vücudunun ve ruhunun deforme olduğuna inanıyordu. Hep ‘Ben bir erkeği hak etmiyorum’ diyordu kendi kendine.
Serdar, Özlem’in kurduğu duvarı aşan ilk ve tek erkek oldu. Özlem’in itirazlarına rağmen geri adım da atmadı. Aşık olmuştu. Onun ısrarı kızdırdı Özlem’i. Serdar’a, ameliyatlarını, yaşadığı sıkıntıları anlattı uzun uzun. ‘Bunları yaşamayan biri beni kaldıramaz. Bu kadar sapasağlam ve güzel kız varken neden beni seçiyorsun?’ diye çıkıştı.
Özlem’in hastalıkları da yıldıramadı Serdar’ı. ‘Seninle evlenmek istiyorum’ diyor, asla vazgeçmiyordu bu isteğinden. Hemen hergün bu isteğini tekrarlıyor, Özlem ise reddediyordu.
Sonunda kazanan Serdar oldu. Tam bir yıl sonra kırmayı başardı Özlem’in direncini. O da aşık olmuştu Serdar’a. Bir gün aşkını itiraf edince nikah masası göründü. 25 Ağustos 2003’teki nikah sırasında Özlem ile birlikte hastane koridorlarını paylaşan aile büyükleri gözyaşları içindeydi.
Beyaz gelinlikler içindeki Özlem ise heyecandan titriyordu, dizleri uyuşmuştu. Düşmemek için bütün gücüyle asıldı Serdar’ın eline. Uzun zamandır ilk kez kendini güzel buluyordu.
Ya 1995 baharında okula asılan o afişi görmeseydi! Oysa şimdi bebeğini kucağına alıp, onun kokusunu içine çekeceği günün özlemiyle yaşayan bir genç kadındı.
OKURA PUSULA
MAİL TRAFİĞİ
Özlem Gökboğa, öyküsünü mail ile gönderdi. Ardından soru cevaplarla uzun bir mail trafiği sürüp gitti aramızda. Bitmek bilmeyen sorularıma büyük bir sabırla yanıt verdi. Zaten öyküsü de kanıtlıyor, ne denli sabırlı olduğunu.
Halen İzmir’de yaşıyor. Bir yıllık evli olduğu eşiyle en büyük özlemi bir çocuk sahibi olmak. Doktorlar, kullandığı ilaçların etkisinin geçmesi gerektiğini söylüyor... O da bekliyor.
Yaşam öykünüzü bekliyoruz
Fax: (312) 428 53 18
e-mail: fbildirici@ hurriyet.com.tr
Mektup adresi: Anlatsam Roman Olur
Hürriyet Bürosu Cinnah Cad.No 8 K.Dere/Ankara
Web sayfası: www.hurriyet.com.tr/anlatsam
SONRAKİ ÖYKÜ
BENİ KIZIMLA BERABER GÖMÜN |