|
Kişisel açıdan şunu söyleyeyim ki, uzaktan bir tanık sıfatıyla Batı aristokrasisinin son kalıntılarıyla bir nebzecik haşır neşir olabildim.
Bunun bir sürü sebebi var, söyleyeceğim elbet, sonra da bizim tamamen yabancısı olduğumuz ve kitáben tanıştığımız bu sınıfı anlatacağım.
MALÛM, Karl Marx hazretleri ‘Tarihi kitleler yaratır’ gibisinden gayet tumturaklı ve de o koca sakalından bile uzun láf buyurmuştur ama, zerre kadar aldırmayın.
Bıyık altından şöyle bir tebessümle geçiştirmek yeter.
Zira, sonsuz karmaşık ve asla öngörülemez bir kaos olan tarihin kuralı muralı yoktur.
Üstelik de, ‘Das Kapital’in yazarının söylediğinin tam tersine, çoğu defa bir pamuk ipliğine ve garip tesadüflere yönelik olarak rota kırmış olan tarihte, öyle ‘eli orak tutan’ muazzam kitlelerin falan değil, ‘eli kılıç tutan’ azınlık şahsiyetlerin rolü belirleyicidir.
Nokta, satırbaşı, paragraf...
*
YOK yok, böyle ‘bilgiçvári’ bir girizgáh yaptığım için Eflátun’dan Popper’e bilumum ‘tarih teorileri’ne değinerek keyifli pazar gününüzün içine edeceğimi sanmayın.
Fakat, yazıya yukarıdaki gibi başlamak ihtiyacını duydum, çünkü sizlere o ‘eli kılıç tutan’ ve tarihin oluşumunda; en azından Batı Avrupa tarihinin oluşumunda hayati işlev üstlenmiş bir ‘azınlık sınıf’ın son kalıntılarından kesitler vermek istiyorum.
Aristokrasi!
Bizim tamamen yabancısı olduğumuz ve ‘kitáben’ tanıştığımız sınıf!
*
ANCAK yine tabii, ‘yabancısınız’ diye de burada Bizans-Osmanlı toprak mülkiyetine veya yine aynı Marx’ın işkembe-i kübradan uydurduğu ‘Asya üretim tarzı’ yahut ‘hidrolik toplum’ savlarına uzanarak, bizlerin neden ‘aristokrasi yoksunu’ olduğumuzu araştırmaya çalışmayacağım.
Ama 17 Aralık 2004’te ulusumuzun dönmüş olduğu gerçekten ‘tarihi viraj’ göz önüne alınırsa, aidiyetini talep ettiğimiz uygarlığın bu sonsuz önemli sınıfını da mutlaka ve mutlaka biraz bilmemiz gerektiğine inanıyorum.
En son olarak kişisel açıdan da şunu ekleyeyim ki, uzaktan bir tanık sıfatıyla Batı aristokrasisinin son kalıntılarıyla bir nebzecik ‘haşır neşir’ olabildiysem, bunu üç şeye borçluyum:
Bir, sahte tevazu göstermeye çalışmayacağım, o Batı’yı kitabi teorinin bayağı bayağı ötesinde, çok uzun zamandır pratikte de iyi biliyor ve yaşıyorum.
İki, yine mütevazılığa gerek yok, aidiyetini iftiharla taşıdığım ‘Doğulu’ (!) kimliğimden asla kompleks duymadım ve tam tersine, söz konusu Batı’ya hakkıyla vakıf olarak böylesine bir ‘meydan okur’ yaklaşım içinde bulunmam bana kapıları açtı.
Ve nihayet üç, aslında hálá kapalılığını sürdüren aristokrasiyle fiili bir ‘sosyal temas’ sağlayabilmem, çoğu defa, hayatımdan gelip geçen ve káh bizzat bu kesime mensup olan, káh da onun ‘periferide yer alan’ kadınlar sayesinde gerçekleşebildi.
Tamam tamam, işte bitti, şimdi sadede geliyorum.
*
EŞİKTEN adımımızı attığımız an dikkatimi ilk çeken, daha doğrusu ciddi bir rahatsızlık veren şey, deyimin tam anlamıyla ‘burnumun deliğini kıran’ koku oldu.
Daha ikincil olarak da, evin serin, hatta bayağı soğuk olduğunu düşündüm.
Bir çatı altına girmemiz, deminden beri dışarıda yemiş olduğumuz ayazı hafifletmemişti. Yahut, üşümüşlüğümden dolayı bana öyle geldi.
Kokuya ilişkin olarak, ‘Kapalı mekán, herhalde ondandır’ diye zihni yorum yapmama vakit kalmadı ki, nedenini derhal anladım.
Loş koridorun sonundan hızla gelen ve biri topallayarak koşan iki av köpeği bizleri hiç yadırgamadan kuyruk sallamaya, koklamaya, yalamaya başladılar.
Ezelden beri sonsuz sevdiğim köpeklerle belki de ‘hayvani’ bir iletişimim vardır, ben aynı anda onların başını okşayıp hem de refakatçimin tanıştırdığı şahısla hafif çekingen merhabalaşırken, boynuna doladığı ekose atkının altında kalın yünden bir kazak ve eprişmiş bir kadife pantolon giyinmiş olan adam, yöre şivesini taşıyan Fransızcasıyla topal hayvanı göstererek, ‘Ah zavallıcık, vah zavallıcık, neler çekiyor’ diye yüksek sesle ve kollarını iki yana sallayarak yakındı.
Sonra refakatçime sarılarak, ‘Seni hayırsız, yeğenin vaftizinden beri bir kerecik bile uğramaya tenezzül etmedin. Haniyse iki seneye yaklaşıyor’ diye onu hasretle öptü.
*
YAŞINI kestiremedim.
Kendimi ‘insan sarrafı’ addetme rağmen, kestiremezdim de!
Çünkü refakatçimin ‘Etyen Dayı’ diye hitáp ettiği şahıs, çehrede ve fizyonomide elli küsurla yetmiş küsur skalası arasında oynayabilecek bir görünüm sunan ve her varsayımda da yanılmak ihtimali yüksek olan kategoriye dahil bulunuyordu.
‘Etyen Dayı’, muhtemelen orijinallerinden çerçevelenmiş av sahneleri tasvir eden litografyaların asılı durduğu ve kağıtlarının ya rutubetten, ya da daha büyük bir olasılıkla eskilikten yer yer kalkmış olduğu duvardaki portmantoyu gösterek ‘isterseniz gocuklarınızı buraya bırakın ama oda da soğuk sayılır’ dedi.
Antrenin hemen bitiğindeki o odanın kapısını açtı.
Neşeli köpekler önde, paltolarımızı çıkartmadan içeri girdik.
*
ARİSTOKRATLARDA seyahate gelecek pazar da devam edeceğim. |