|
AVRUPALI olmanın yazılı olmayan kurallarından biri galiba bu:
Bir şeyi vermeniz mi gerekiyor, karşınızdakini kıvrandıracaksınız. Hani ‘işkence’ye çok karşılar ya... Ellerine fırsat geçince onlar sizi öylesine uğraştıracaklar ki işkence görmüşten beter olacaksınız.
Sonra verecekleri şeyin ucunu tekrar gösterecekler.
Ve tekrar geri çekecekler.
Taa ki ya siz ‘Lanet olsun’ diyesiniz, yahut onlar sizin patlamak üzere olduğunuzu fark etsin ve ‘Tamam, işte veriyoruz’ desin.
Bu süreci yani Avrupa sadizmini bir süredir doya doya (isterseniz lanet okuya okuya da diyebilirsiniz) yaşıyoruz. Belli ki 17 Aralık’ta ‘Tamam, katılım müzakerelerine şu tarihten itibaren başlayalım’ dedikleri takdirde daha uzun, hatta çok uzun bir süre yaşamaya (katlanmaya) da mecbur olacağız.
En taze örnek bildiğiniz gibi, ‘Dönem Başkanı Hollanda tarafından AB zirvesine sunulmak üzere hazırlanan Karar Taslağı’ şeklinde karşımıza çıktı.
Anımsayacaksınız... Bu taslağın ilk metnini (muhtemelen) Hollandalılar el altından Reuters ajansına sızdırdılar. Herhalde tepkimizi ölçmek istediler. Çünkü taslak gerçekten acımasız ve olumsuz idi.
Ardından pek yumuşak üsluplu Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül önce ‘Olumsuz konuşmak için bir sebep göremiyorum’ diye lafa başlayıp ‘40 kez değişir bunlar. Bu tip metinler çıkar, dolaşır ortalarda... Bunlar hep taktiktir. Türkiye kendinden emindir’ dedi (30 Kasım 2004 Gazeteler).
Onu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin bu konulardaki ciddi tavrı konusunda Avrupa Birliği’ni uyarmak için söylediği ‘Çelik çomak oynamıyoruz’ şeklindeki çok diplomatik (!) beyanı (6 Aralık 2004 Radikal) izledi.
Ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Avrupa Birliği’ne ‘8 şartımızı’ bildirince kamuoyu sandı ki, akan sular durdu.
O zaman aklımıza hani Kuzey Irak’la ilgili olarak ilan ettiğimiz ‘kırmızı çizgiler’ vardı ya o geldi. Şu adeta kırmızı tebeşirle çizdiğimiz, sonra da yel üfürüp su götürünce kayboluveren çizgiler... ‘Acaba bu 8 şart da ona döner mi?’ korkusuyla hükümeti uyarmaya kalktık.
Hani derler ya, ‘Ağzından yel alsın’ diye... Keşke demeseydik...
Gerçi Dışişleri Bakanı Gül’ün dediği gibi taslakta değişiklik yapıldı ama yeni taslağın birincisinden daha olumsuz olduğu dün ortaya çıktı.
Aynen, dualarının tam tersi başına gelince ‘Evliya olmasına evliyasın ama şu lafı tersinden dinlemen olmasa...’ diyen avcı gibi...
Sen misin ‘Müzakerelerin ucu açık olacak; insan gücü dolaşımı konusunda Türkiye’ye kalıcı yasaklar koyabiliriz; müzakereler başlamadan önce ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir mevzuat taraması yapmamız lazım; müzakerelerin bir bölümü bitmeden ötekine geçilmeyecek’ gibi önceki adayların önüne konmamış koşullara itiraz eden...
‘Al bakalım... İşkencenin adı bile kalmayacak’ diye başladılar.
Tamam Türkiye’de işkencenin adı bile kalmasın ama sormak lazım kendileri işkenceden ne zaman vazgeçecek? |