|
Reyan TUVİ
1950’lerde huzurlu bir Akdeniz adası olan Kıbrıs’ın Bellapais köyüne yerleşen İngiliz yazar Lawrence Durrell, ‘’Acı Limonlar’’ adlı kitabında, Rumlarla Türkler’in birlikte yaşadığı bu köyde, bir ev alıp restore etmenin zorluklarının yanısıra, köy hayatının küçük entrikalarını ve dedikodularını da anlatır.
Köy insanlarının en büyük keyfi, köy meydanındaki ağaçların altında rehavet içinde oturup laflamaktır. Bu ağaçların arasında bugün hálá duran ve adı o günden beri değişmemiş bir ağaç var: ‘’Huzur (Tembellik) Ağacı’’.
Durrell de, saatlerce köylülerle bu ağacın gölgesinde oturur, onlarla içki içip sohbet eder ve izlenimlerini yazar: ‘’Bella Pai (Güzel Ülke), içsel hayal gücünü yakalamaya ve elde tutmaya çalışan kimselerin simgesiydi, barış burasını tanımlamak için kendi kafamda sürekli tutacağım kavramdı’’.
Bir gün herşey değişir. Huzur Ağacı’nın altından kahkaha, köy kahvesinden selam gelmez olur. Durrell evini ve adayı terk eder. Adanın hálá en güzel köylerinden biri olan Bellapais’in yeni adı Beylerbeyi. Bugün artık köyde sadece Kıbrıs’a yerleşen İngilizler ve birkaç Kıbrıslı Türk aile yaşıyor. O dönemde İngiliz Krallığı’nın memuru olan ve ‘’Kıbrıs trajedisine hem köy kahvesinden, hem de Hükümet Konağı’ndan’’ bakabildiğini söyleyen Durrell’in, üzerinde ‘’Acı Limonlar’’ tabelası olan evi, bugün sezonluk kiralanıyor.
AYNI GÖĞÜN ALTINDA
Bir zamanlar Huzur Ağacı’nın gölgesini paylaşanları, şimdi barikatlar, kuzey- güney diye ayırıyor. Dikenli tellerin ve beyaz bidonların çizdiği bu sınırda, 1974’ten sonra ilk kez, geçen yıl 23 Nisan günü, resmi olarak açılan Lefkoşa’daki Ledra Palas kapısının önündeyim. Eskiden Akdeniz’in en iyi otellerinden biri olan Ledra Palas, bugün Birleşmiş Milletler’in karargahı. Kıbrıslı Türkler ve Rumlar buradan karşılıklı geçiş yapabiliyorlar.
Kapılar açılmadan önce, adadan göç etmek ya da yövmiyesi 30 milyona çalışmak zorunda kalan Kuzey Kıbrıslı Türkler, şimdi güneye geçip günlüğü 120 milyona inşaatlarda iş buluyorlar. Rumlar ise Kuzey Kıbrıs’taki kilise ve manastırları ziyaret etmeye geliyorlar. Son birkaç yıldır da, ‘’Çözüm ve AB’’ diyen Rum ve Türk gençler birarada, Ledra Palas Oteli’nde festival düzenleniyorlar. Festivalin adı, ‘Aynı Göğün Altında’...
KUMARHANEDE İDDİALI
Adamın biri havaalanında ‘’Tatlıses Casino’’ diye bağırıyordu. Türkler’in Kıbrıs’a kumarhaneleri için akın ettiğini, bazı otellerin sadece kumarhaneleri dolsun diye müşterilerinin bütün masraflarını karşıladığını duymuştum. Neredeyse ‘’Casino’’lar Kuzey Kıbrıs’ın bütün turistik meziyetlerini yalayıp yutmuştu. Belli ki, Girne’de önünde limuzin park edilmiş dev kumarhanenin neon ışıkları, birçokları için Gotik Bellapais Manastırı’nın gece manzarasından daha göz alıcıydı. Nedenini merak ettim ve Doğu Avrupa ve Asya’nın en büyük kumarhanesinden içeri girdim. 10 milyonluk jeton aldım ve denizin kucakladığı bu güzel adada kendini 800 küsur yanar döner, başdöndürücü makine ve ruletin arasına mahkum etmenin nasıl bir ihtiyaç olduğunu anlamaya çalıştım.
‘’Oynadığın makineye hakkını vereceksin’’ dedi yanımdaki kadın, biraz beceriksizliğime kızarak. Garsonlardan biri, ‘’o kazandırmıyorsa, yüzlercesi var’’ diye uyardı. Kumarda kaybedip aşkta kazanmayı umarak, haydan gelenin huya gideceğini bilerek, parmaklarım metal jetonlardan karardı, bıktı ve sonunda kendimi dışarı attım. Kumarhanenin önünde, plakalarından, güney Rum kesimine ait olduğu belli arabalar vardı. Güneyde kumarhane olmadığını, Rumlar’ın da kuzeye kumar oynamak için geçtiğini, Kuzey Kıbrıslılar’ın kumarhanelere girmelerinin yasak olduğunu anlatmışlardı.
Kuzey Kıbrıs, kumarhanelerine rağmen, yılda 2.5 milyon turistin geldiği güney Rum kesimi kadar şanslı değildi. Adanın bu kısmının dünya ülkeleri tarafından tanınmaması ve Türkiye hariç başka hiçbir ülkeden direkt uçuşun olmaması, daha fazlasını hak ettiği halde, Kuzey Kıbrıs’ı her yıl sadece 400 bin turistle yetinmeye mecbur bırakıyordu. Oysa turizme doyan güneye karşın kuzey, insanında da doğasında da, hálá turizmin bozamadığı bir bakirliğe sahip. Ambargolara rağmen turizme sarılmaktan vazgeçmeyenler de yok değil. Kuzey Kıbrıs’ın en güzel butik otellerinden biri olan Bellapais Gardens Hotel’in işletmecilerinden Selim ve Erkan Yeşilpınar’la birlikte, Girne limanına ve Toroslar’a karşı sohbet ediyoruz.
‘’Tarihsel bağımız olan Türk toplumuna kendimizi tanıtamamanın sıkıntısı içindeyiz. Burasının bir kumarhane adasına indirgenmiş olması bizi üzüyor. Türkler Kıbrıs’ı tanıyor ancak nasıl bir tarihe ve doğaya sahip olduğumuzu bilmiyorlar. Mehmet Ali Erbil’in şovu medyaya ‘Kıbrıslılar eğleniyor’ diye yansıyor. Oysa o eğlencede tek bir Kıbrıslı bile yoktur, Kıbrıslılar böyle eğlenmez çünkü. Zaten bizi kumarhanelere de almazlar. Bu tip organizasyonlara ‘taşıma eğlence’ diyoruz. Yani Türkiye’deki eğlence buraya Kıbrıs’a taşınıyor. Kıbrıs’ta hayat standardının yüksek olduğu sanılıyor. Türkiye’deki ortadirek vatandaş bu haberleri okuyunca, ‘Yavru Vatan’ın gönderdiğimiz paralarla yaptıklarına bak’ diye düşünüyor ve bizi sevmiyor’’ diyor Selim Bey. Erkan Yeşilpınar ise Kıbrıs sorunundaki tıkanıklığın çözülmesinin turizme ivme kazandıracağına inanıyor. ‘’İstikrarlı bir sektör olmadığından, Kıbrıslılar yıllardır turizmde değil de devlet dairelerinde çalışmayı tercih ettiler. İnşaat sektöründe olduğu gibi turizmde de kalifiye elemanların yüzde 95’i Türkiye’den geliyor. Türk turist de yine Türkiyeli garson, resepsiyon görevlisi ve krupiye ile iletişim kuruyor. Ve eğer sadece otel ile kumarhane arasında mekik dokursa, hiçbir Kıbrıslı’yla ilişki kurmazsa, bizi ve bu ülkeyi nasıl tanıyabilir? Biz para kazanmak değil ağırlamak için yola çıktık. Ruhu olan adamıza özgü bir yer yaratmak istedik. İçinde casino olan beş yıldızlı bir otel de yapabilirdik. Hele bugünkü durumu görünce, böyle bir şey yapmak hiç içimizden gelmiyor’’.
GENÇLER VE GELECEK
Lefkoşa’daki Büyük Han’da, 400 yıllık kemerlerin altında, iki genç kız güneşin tadını çıkarıyor. Berna Tözün, Güzelyurtlu. Her gün üniversiteye Lefkoşa’ya geliyor. Gazetecilik okuyor, aynı zamanda pazarlamacı olarak babasının yanında çalışıyor.
Önünde bir fincan Türk kahvesi ve Kıbrıs gazetesi duruyor. Arkadaşı Kerime ise psikoloji öğrencisi, Vatan Gazetesi’nde muhabirlik yapıyor. Laf dönüp dolaşıp ‘’sorun’’a geliyor. ‘’Kıbrıs sorunu bugün hayatın her alanında herkesi etkiliyor’’ diyor Berna, ‘’Annan Planı’yla birlikte, Kıbrıs sorununa daha bilinçli yaklaşmaya başladık. İnsanlar gece gündüz kahvede, okulda, kuaförde, kaygılarıyla katılmaya başladı. Liseli çocuklar bile bunu konuşuyor. Ne kuzey ne de güney, bu ana dek bu kadar özverili değildi. Kaygının var olduğu yerde ışık da vardır ve bu süreçte bir ışık yandı. Aslında endişemizin gelecek kaygısı, ekonomik sıkıntı ve göç olduğunu yadsıyamayız. Ama barış da istiyoruz, Kıbrıs’ı bir bütün olarak yaşamak istiyoruz’’.
Berna ve Kerime’nin tüm Kıbrıs Türkleri gibi AB pasaportu var ancak bunu sadece seyahat özgürlüğü için kullanıyorlar. Dilekleri bir gün Kıbrıs’ta herkesin iş bulabilmesi ve bugünkü gibi üniversite mezunlarının Güney Kıbrıs’taki inşaatlarda ırgatlık yapmak zorunda kalmamaları.
Bu arada bir İngiliz çift kahveye geliyor. Berna, kahveciyle turistlerin anlaşamadığını görünce yardımcı oluyor. Çayları bitirince, turistler ne kadar ödemeleri gerektiğini soruyor, Berna sempatik bir şekilde İngilizce ‘’misafirimsiniz’’ diyor. Turistler şaşırıyor ve teşekkür ediyorlar. ‘’Güzelyurtlu’yum, garip bir belirsizlik içinde yaşıyoruz’’ diyor Berna, ‘’Annan Planı’na göre burası Rumlar’a verilecek bir bölge. Evlenecek olanlar bu topraklarda ev yapamıyorlar. Arsa Rum malıysa, banka kredi talebinizi geri çeviriyor. Ancak ben umutluyum ve eninde sonunda bu sorunların çözüleceğine inanıyorum. Sonuna kadar, inatla ve ısrarla burada yaşamımı sürdüreceğim’’.
ÜÇ PASAPORTLA BELİRSİZ KİMLİK
Kuzey Kıbrıs’taki rehberim Mehmet Göktepe, nereye gitsek her adımda birilerini selamlıyor. Şaşırdığımı görünce de ‘’adalılık işte’’ diyor. Mehmet’e göre, Kıbrıslı Türkler’in en büyük sorunu, üç pasaporta sahip olmalarına rağmen, kimlikleriyle ilgili belirsizlik içinde kalmaları. ‘’Düşünün, öyle bir ülkede yaşıyorsunuz ki, doğusu, batısı, kuzeyi var ama güneyi yok. Bir nefes uzaklıkta insanlar var ama onları tanıyamıyorsunuz. İnsanlar da nereli olduklarını şaşırdılar artık. Geçmişime bakıyorum. 1974’te, iki yaşındayken, güneyden Limasol’dan geldik. Göçmen olarak Güzelyurt’a yerleştirildik. Burası her zaman Rumlar’a verilmesi öngörülen bölgelerden olduğundan, bütün gençler gibi, ben de yatırım yapılan bölgelere göç ettim. Bir ara Avustralya’yı denedim ama yeniden adaya döndüm. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor belki ama aslında Kıbrıslı Türk’ün davası birey olarak değil toplum olarak kurtulabilmek’’.
Kuzey Kıbrıslılar’ın, Türkiyeliler’in gözünde nasıl algılandıklarına dair bazı gözlemleri var. ‘’Türkler bizi ‘tüketici’, ‘ayakbağı’ olarak görüyorlar’’ diyor Mehmet. ‘’ ‘Size tonla para veriyoruz, biz çalışalım siz yiyin, sizi kurtardık’ gibi lafları duymak ağırımıza gidiyor açıkçası. Dilimizi de yadırgıyorsunuz değil mi? Aksanımız yüzünden bize ‘köylü’ gözüyle bakılıyor’’. Mehmet’le lisanlarımızı karşılaştırıyoruz. Onların bu tatlı aksanının, soruların sonuna ek koymadan, inişli çıkışlı, hızlı cümleler kurmalarının, ada insanının sıcaklığından kaynaklandığına karar veriyorum. ‘’Ne kadar kibar konuşuyorsunuz öyle’’ diyor Mehmet, ‘’Hiçbir zaman bir adalıdan, ‘Ateşinizi alabilir miyim?’, diye bir soru duyamazsın. Adalı, karşısındakini tanımasa da yaklaşır, omuzuna dokunur ve ‘ateşin var mı kardaş?’ diye sorar’’.
Mehmet’in kız arkadaşı Şenay turizmci. Küçük yaşta ailesiyle Türkiye’ye göç ettiğinden ‘’İstanbul’’ aksanıyla konuşuyor ancak kendini Türkiyeli’den çok Kıbrıslı görüyor. Ne var ki her defasında dili onu ele veriyor. ‘’Keşke bir Kıbrıslı gibi konuşabilseydim. O zaman karşımdakine buraya ait olduğumu daha iyi hissettirebilirdim. Bir resmi dairede ‘İyi günler beyefendi’ dediğimde, adalıların sıcaklığını yakalayamıyorum. Halbuki ‘Napan kardaş?’ diyebilsem, durum çok farklı olur’’.
Burası, insanların, kendilerini hayatın yavaş ritmine bıraktığı, kişiliğini kanıtlama telaşına düşmediği, korna çalınmayan, kavga edilmeyen bir ada. ‘’Hadi, bu cümleyi çöz bakalım!’’ diyor Mehmet, ‘’Bandabulyanın gancellisine guliciği ispaho ile bağladım’’!..
Durrell’in sözü aklıma geliyor; ‘’Adalar zamanın tüm yalnızlığı içinde farklı yazgıların karşılaşabileceği ve birleşebileceği yerlerdir’’.
BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM
Bellapais’te Tembellik Ağacı’nın altında Durrell’in ‘’Acı Limonları’’nı okumak
Lefkoşa’nın tarihi mahallelerinde dolaşmak
Girne Kalesi’nden eski limanı seyretmek
Trodos Dağları’nın yamacındaki Lefke’de doğa yürüyüşleri yapmak
Saray Oteli’nin tepesinden Lefkoşa’nın kuzey ve güneyini seyretmek
Meşhur Lefke portakalını tatmak
Lefkoşa’da Lefkeli’nin biglalı sandvicini yerken Kıbrıslılar’la ayaküstü sohbet etmek
Bellapais Manastırı’nı gece görmek
Karmi köyündeki Crow’s Nest barında bir tek atmak |