|
KURGUSAL hikaye Erich Maria Remarque’nin romanında tasvir edilir.
Almanya’daki Nazi iktidarından sonra ilkin Avusturya’ya kaçabilen Yahudi asıllı kahraman, üç beş kuruş kazanmak için Viyana’da kapı kapı işportacılık yapmaktadır.
İplik, düğme, ibrişim türü ıvır zıvır satmak amacıyla bir hane zilini çalar ki, ense kulak yerinde ev sahibi portmantoda asılı üniformayı gösterip, polis olduğunu söyler.
Paçayı kurtarmak istiyorsa, Musevi gencin bütün ‘servet’ini bırakmasını ister.
Çocukcağız pılıyı pırtıyı derhal terkeder ve arkasına bakmadan dışarı kaçar.
Sonra, aslında postacı olan Avusturyalı hergele karısına dönerek ‘Çıfıtı böyle korkutacaksın. Üniforma gördüler mi tabanları yağlarlar’ diye ganimetini okşar.
* * *
YUKARIDAKİ roman sahnesini kasten anlattım.
Çünkü malûm, Fransa’nın iç politikayla ilintili ‘taktik muhalefet’ini kısmen bir kenara bırakırsak, AB’nin Ankara’yla tam üyelik müzakerelerine başlamasına açıkça ‘taş koyan’ tek topluluk devletini Avusturya oluşturuyor.
Burada ‘toplum psikanalizi’ yapmaya kalkışacak ve bu ülke halkının kolektif bilinçaltında hálá Viyana kuşatmalarımızdan miras eski ‘kuyruk acısı’nın hüküm sürdüğü türünden bir yargıya varacak değilim. Afaki kaçar ve yanılabilirim.
Ancak, hem oradaki aşırı sağ etkinliği; hem de söz konusu devletin müzmin ‘anti Türkiye’ yaklaşımı, Avusturya’nın yakın tarihinden soyutlanarak açıklanamaz.
* * *
EN önce, Avusturya’nın ebleh tutumu onun ‘yüzsüzlüğünden’ kaynaklanıyor.
Öyle, çünkü bu devlet 2. Savaş’taki çok ağır cürmünün bedelini hiç ödemedi.
Viyana’nın omuzlarındaki suç Berlin’e, Roma’ya, Tokyo’ya yakın olmasına rağmen, şansı yaver gitti ve ertesi konjonktüründen yararlanarak aradan ‘sıyırttı’.
Ortak sorumluluğa katıldıkları için bizzat Alman, İtalyan ve Japon halkları burunları sürtüle sürtüle bedeli ödediler ama, eski Habsburg imparatorluğu kalıntısı allem etti, kállem etti ve kendisini ‘mağdur’ göstermeyi becerisini gösterdi.
Ne Nazi yargılayan bir Nürenberg Mahkemesi Tuna kıyısında kuruldu, ne de Tirol zirvesinden Burgenland ovasına uzanan satıhtan tek karış toprak gitti.
Oysa, Avusturya ‘masum’ veya ‘mağdur’ falan değildir ve asla olmamıştır!
* * *
ÇÜNKÜ, daha 1932’de iktidarı Mussolini hayranı faşist Engelbert Dollfuss’e teslim eden; o dönemdeki Roma - Berlin çelişkisinden dolayı Hitler’in Dolfuss’ü öldürtmesi ertesi yine aşırı sağcı Kurt Schuschingg’i şansölye seçen; 1938 Şubat’ında Alman orduları ‘Anschluss’ ilhákı için Viyana’ya girdiğinde ise ‘ırk kardeşleri’ni (!) çılgınca alkışlayan Avusturya milleti, büyük çoğunluk olarak suçludur.
Nazizmin hem savaş, hem de insanlık suçlarına hayasızca ortak olmuştur.
Ancak, Büyük Orson Welles’in ‘Üçüncü Adam’ filminde de resmettiği gibi, araya Viyana’daki Kızıl Ordu işgali ve ‘Soğuk Savaş’ girince, şu işe bak, ‘maktûl’ (!) pozlarındaki o Avusturya sütten çıkmış ak kaşıkçasına paçayı kurtarıvermiştir.
Nitekim, 2004 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan diğer büyük yazar Elfriede Jelinek de ulusunun bu ikiyüzlüğünü sergilediği için kendi ülkesinde aforozlanmıştır.
* * *
TEKRARLIYORUM, hem kel, hem fodul bu Avusturya’nın ‘anti Türkiyeliliği’ onun yüz kızartıcı geçmişinden soyutlanarak düşünülemez ve de açıklanamaz.
Ama 17 Aralık’ta hep beraber göreceğiz, cirmi kadar bile yer yakamayacak.
Viyana’da postacı üniformasıyla masum korkutup ganimete konmak devri bitti! |