|
Hikmet B. Çağlayan
Uyuşturucu ve uyarıcı dediğimiz tüm maddelerin bağımlılık yaptığı, insanın fiziksel ve ruhsal dengesini bozduğu, kimi zaman suç işleme noktasına getirebildiği, bilinen gerçekler. Ancak bilim dünyasında bir süreden beri farklı bir tartışma yaşanıyor. Yeni tez şu: İnsanın, beynini kimi zaman uyuşturma ya da uyarma ihtiyacını hissetmesi, bilincini farklılaştırmaya çalışması aslında kendi doğasının bir parçası. Yani açlık, susuzluk ve seksten sonra dördüncü dürtüsü!
Yüzyıllardan beri keyif verici maddeleri kullanıyor insanoğlu. Kimileri için bu alkollü içki, kimi için esrar, kokain, kimi için eroin ve diğerleri... Peru’nun yüksek dağlarında köylüler başağrısına ve yüksek basınçtan kaynaklanan rahatsızlıklara iyi geldiği gerekçesiyle çaylarının içine koka yaprağı atar. Oralarda kokain yaşamın bir parçası.
Günümüzdeki yasaklayıcı ortam içinde, psikoaktif olarak tanımlanan ‘bilinç düzeyini değiştirici’ bu maddelerin kullanımından bahsederken, tabii ki onların zarar verici ve bağımlılığa yol açan tehlikeli özelliklerine odaklanıyoruz. Gerçekten de ister yasal ister yasadışı olsun, insan bilincini değiştiren bu ilaçların ve maddelerin aşırı kullanımı kişinin fiziksel ve ruhsal dengesini bozar, ekonomik ve sosyal çöküntü içine sürükler. Şiddete ve hatta cinayet işleyecek noktalara getirebilir.
Hal böyle iken yine de birçok insan keyif verici maddeleri, başta alkollü içecekler olmak üzere, aşırıya kaçmadan tüketme eğilimini sürdürüyor.
Ancak, insanın kendi eliyle kendi bilincini, az veya çok ‘zehirleyerek’ değiştirmesinin nedenleri üzerinde, bilim dünyasında bir süredir ilginç bir tartışma sürüyor. Burada anahtar sözcük olarak ‘İntoksikasyon’ kullanılmakta. Bu tartışma, bilim dergisi Newscientist’e taşındı (13 Kasım). Sorgulanan, insanın keyif verici maddeleri kullanmasının içgüdüsel olup olmadığı.
‘İntoksikasyon’un sözlük anlamı şöyle: Bedenin içine giren bir maddenin, insanın zihinsel ve fiziksel kapasitesinde karışıklığa yol açması. Bunlar uyuşturma özelliğine sahip maddeler olduğu kadar, keyif veren, kışkırtan, yatıştıran, uyanıklık sağlayan maddeler de olabiliyor. Neticede insan intoksikasyonu seviyor! Kulllandığı maddenin çeşidine göre, onu eğlenceli buluyor, kendisini daha sosyal yaptığını, zihnini daha uyanık kıldığını düşünüyor.
Çok sayıda bilim insanı, bugün uyuşturucu sorununa tam çözüm getirebilmek için, intoksikasyonun olumlu yönlerini de gözardı etmemek gerektiği düşüncesinde. Bu tür uyuşturucu ve uyarıcıların farklı kültürlerde kullanılması ve birçok bileşimin tıbbi faydalarının da olması gerçeği karşısında, bilim ‘İntoksikasyon, insanın doğasında programlı’ sonucuna vardı.
1950’li ve 60’lı yıllarda son derece özgürce yapılan araştırmalar, 1970’lerin sonlarına gelindiğinde, ABD’nin başı çektiği ‘uyuşturuculara karşı savaş’ söyleminin etkisi altında yön değiştirdi ve ‘bağımlılık paradigması’ eksenine girdi. Ancak, örneğin California Üniversitesi’nde psikofarmakolog Ronald Siegel, bu yönelişten etkilenmeyerek çalışmalarını sürdürdü ve güvercinler, maymunlar ve filler üzerinde yaptığı deneyler sonunda intoksikasyonun aslında biyolojik bir dürtü olduğu sonucuna vardı.
Şöyle diyor: ‘Açlık, susuzluk ve seksten sonra dördüncü dürtü, insanın bilincini, şuurunu kendi isteğiyle uyarma ya da uyuşturma dürtüsüdür. İnsan, bu dürtü sonucu zevk alma, uyarılma, acıyı dindirme ya da kaçış gibi arayışlar içine giriyor. Bu insanın kendisini ‘normalden daha farklı hissetme isteği’ olarak da tanımlanabilir.’
Kimileri bu duruma ‘intoksikasyona başvurmadan’ ulaşabiliyor: Örneğin seyahat ederek, kitap okuyarak, sanat ya da sporla uğraşarak, keşiflerle, sosyal ilişkilerle, iktidar kazanarak ya da aşık olarak... Kimileri ise beyni uyaran ya da uyuşturan farklı maddeleri kullanarak. Ancak herkesin yola çıkış amacı aynı: Kendini normalden daha farklı hisssetme ihtiyacı!
Ve tabii buradan çıkan bir sonuç daha var: Eğer milyonlarca insan, içgüdüsel olarak intoksikasyona başvurmak zorundaysa, bu tür ilaç ya da maddeleri, daha güvenli ve sağlıklı hale getirmeye yönelmek gerekmez mi!
AKLIN PENCERESİ
Bilim adamları şu görüşü tartışıyor: Genel tanımı ile uyuşturucu maddeler, aklımızın aslında beynimiz olduğunun ve düşüncelerimizin, inançlarımızın, algılamalarımızın, tamamen kimya olduğunun en somut kanıtını sunuyor. Bir uyuşturucu hap, özellikle de bir halusinojen aldığınızda, bunların hepsi değişime uğrayabiliyor. Tüm bunlar, bu tür ilaçların tehlikeli niteliklerinin ve çok dikkatli kullanılması gerektiğinin de kanıtı. Ancak öte yandan bize, aklımız ve bilincimizle ilgili en gizli sırları açığa çıkarma potansiyelinin var olduğunu da söylüyorlar. Eter, kloroform koklamak ya da esrar çekmek, zaman mefhumunun kaybolması, algılama ve mizaç değişikliği gibi sonuçlar yaratabiliyor. İşin daha da ilginci insanların inançlarında hatta felsefelerinde bile değişim yaşanabiliyor. Eğer bir insanın dünyaya bakış açısı bir basit molekülün yardımıyla bu denli kesin bir değişime uğrayabiliyorsa, bizim normal beyin kimyamızın bilim ve felsefe ile uğraşmak konusunda en uygun durumda olduğunu kim iddia edebilir? Evet merkezi sinir sistemimizin normal, yani dışsal etki ile değişime uğramamış hali, yaşamamız ve üreyebilmemiz için en uygunu. Ancak belki de biz bilimi zihnimizin farklı uyarıldığı durumlarda yapmalıyız. Belki bu şekilde kim ve ne olduğumuzun daha iyi farkına varabiliriz...
NE KADAR YAYGIN?
Psikoaktif diye tanımlananan bu tür ilaç ya da maddelerin kullanımı yasal olmadığı için kulanım yaygınlığı bilinmiyor. Birleşmiş Milletler 2004 Dünya Uyuşturucu Raporu’na göre son 12 ayda dünyada 185 milyon kişi yaşadışı madde kullandı. Bu da yetişkin nüfus içinde her 20 kişiden 1’i. Aralarında en yaygın kullanılan esrar 146 milyon kişinin tercihi. Bunu 30 milyon kişi ile bir uyarıcı olan amfetamin, 13 milyon kişeye ulaşan kokain ve 8 milyon ile Ecstasy izliyor. İşin ilginci uyuşturucuya karşı yoğun bir mücadelenin sürdürülmesine karşın 1997 yılında yayımlanan ilk rapordan bu yana sayının aynı kalmış olması. Yine verilere göre uyuşturucu madde kullanımı batılı ülkelerde daha yaygın. Örneğin ABD’de 77 milyon insan (yetişkin nüfusun üçte biri) yaşamlarının bir noktasında bu maddelerden kullanmış.
ÖKSÜRÜĞE KARŞI ÇİKOLATA TEDAVİSİ
Londra’da Imperial College’den Ömer Usmani’nin yaptığı bir araştırma, çikolatının çok ilginç bir özelliğini daha ortaya çıkardı. Bu keyif veren yiyeceğin içinde teobromin maddesi var ve bu madde öksürüğe iyi gelen kodeine kıyasla üç kat daha etkili. İnsanlar üzerinde yapılan testler bu sonucu verdi. Ayrıca çok iyi bir özelliği daha var: Yan etki olarak uyumaya yol açmıyor. Ve kalp veya sinir sistemi üzerinde herhangi bir kötü etkisi yok. Bu bakımdan herkes kullanabilir. Teobromin, kakao tanelerinde ve kakaoyla üretilen ürünlerde var. Teobrominin, beyinden karın boşluğuna kadar uzanan ve uyarıldığında öksürüğe neden olabilen vagus sinirinin etkinliğini düşürdüğü tahmin ediliyor. Ancak öksürüğe karşı çikolata tedavisine başvurmayın ve kilolarınıza yenilerini eklemeyin. Çünkü çikolatanın içindeki teobromin miktarı öksürüğü önleyecek kadar yeterli değil! Bekleyin, ilaç olarak çıkacak!
BİR KİTAP NASIL BESTSELLER OLUR?
GENLERİN DİZİLİŞİNDE İLGİNÇ BENZERLİK
İnsanın cinsiyetini belirleyen genlerin dizilişleri ile diğer hayvanlar ve hatta mantarların cinsellik genlerinin dizilişleri arasında büyük benzerlik olduğu haberi, bizlerin hoşuna gitmeyebilir! Ama öyle. Ünlü Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nde (ABD) gerçekleştirilen bir araştırma sonucu bu gerçek ortaya çıktı: Enfeksiyona neden olan Cryptococcus neoformans mantarının cinsiyetini belirleyen genom bölgeleri ve insandaki Y kromozomu arasında önemli benzerlikler görüldü. (Kaynak: Public Libary of Science Biology). Böylece, benzer evrimsel süreçler yaşandığı görülüyor. Bu açıdan bakıldığında mantar, kısırlığa neden olan genetik değişimlerin incelenmesi için iyi bir model. Ayrıca, enfeksiyona neden olan mantarı uyaran süreçler, bu sayede daha iyi incelenecek ve tedaviler geliştirilecek. Cinselliği belirleyen genler ile enfeksiyon etkisi arasında sıkı bir ilişkiden bahsediliyor.
ANTİDEPRESANLAR KANAMAYI ARTIRIYOR
SSRIs grubundan antidepresan ilaçların sık kullanılmaları durumunda, kan üzerinde etkileyici olduğu ve kanamayı artırdığı görüldü. Hollandalı araştırmacılar (Utrech İlaç Bilimleri Enstitüsü’den Welmoed Meijer) bu ilaçların rahimde, kalın bağırsaklarda ve hatta beyinde sık sık kanamalara neden olduğunu buldular (The Archives of Internal Medicine, 164, S. 2367). Nedeni, ilaçların, bulutun pıhtılaşmasında belirleyici rolü olan serotonini engellemesi. Bu sonuca, 1992-2000 yılları arasında SSRIs ilaçları alan 64 bin hastanın incelenmesiyle varıldı. 196 denek bu nedenle hastaneye kaldırıldı. Yüksek dozda alındığında, tehlike iki misli artıyor. |