|
Bir çarpı işareti daha. Hayata bir çentik daha. Meraktan öldüğüm bir şeyi daha, bizzat yaşarak öğreniyorum. Nasıl mutluyum anlatamam...
Oldum olası, bir insanın içinde bir canlı taşımasının nasıl bir şey olduğunu merak ederdim. Yeryüzüne bir erkek olarak gelmiş olsam da farklı olmayacaktı. Yine merak edecektim, yine hayret edecektim. Bir mucizeyle karşı karşıya olduğumu bilecektim.
Hissedemeyecektim o ayrı...
*
Hey! Size öyle gelmiyorsa, bu muhabbet sizi açmıyorsa, zorlamayın kendinizi, okumayın bu yazıyı, paşa paşa geçin başka bir sayfaya....
Ama ilgilendiriyorsa, kulak verin bana: Düşünsenize, bir sevişmeden sonra, içinizde mercimek büyüklüğünde bir şey oluyor. Zamanla o bir şey, bir insana dönüşüyor. Hanımefendi ya da beyefendi size rağmen ama sizin içinizde, kendine yeni bir dünya kuruyor. Gülüyor, uyuyor, yemek yiyor, dinliyor, parmaklarını emiyor, oyunlar oynuyor, taklalar atıyor...
Lunapark mı orası?!
İnsanın, ‘Yok artık daha neler!’ diyesi geliyor.
*
Benim hıyarlığım neydi?
‘Ne var ki bunda?’ diyordum.
Hani Amerikalılar derler ya: ‘So what?’ İşte tam da öyle. Hepimizin varlığının aslında nasıl bir mucize olduğunu anlamamakta direniyordum. Kadınların patır patır çocuk doğurması o kadar kanıksadığım bir şeydi ki, nedense hiç orijinal gelmiyordu. Üzerine konuşmak bile sıkıcıydı yani. Bebek geyiği mi başlıyor? Bana müsaade! Aklımın bir tarafında gizliden gizliye ‘Ulan özel bir şey olsa gerek, insanın içinde bir canlı taşıması’ desem de...
Affedersiniz ama çocuk geyiklerinin çeşitli şekillerini konuşmak bizim gibi kadınlara yakışmazdı. Dünyada çoook daha önemli meseleler vardı.
*
Dı.
Dıydı yani.
Geçmiş zaman.
Şimdi yok.
Benim için en önemli şey, şimdi içimde taşıdığım bebek.
Son birkaç aydır hayatı başka bir pencereden de görebiliyorum. Bir sürü pencere var, daha kafamı hiç uzatmadığım... Bakamadığım... Bu aralar hayattaki düsturum bu: Sarkabileceğin bütün pencerelerden sark, bakabileceğin bütün açılardan bak...
*
O, önce ‘midye’ydi.
Artık terfi ettiği için, sizinle paylaşmamda bir sakınca yok.
Ana sorumuz şuydu:
Midye tutunabilecek mi?
İlk 3 ay böyle bir endişeniz oluyor, diliniz ‘Bebeğim olacak’ demeye varmıyor.
‘Midye’ başardı, tutundu, ‘ıstakoz’a dönüştü. ‘Istakoz aşağı, ıstakoz yukarı’ derken, zaman geçti, büyüdü, serpildi, bizim güzel kızımız haline geldi.
*
20. haftaya geldiğimizde...
Nasıl da heyecanlıydım. İnsanın içinde bir canlının kıpırdamasının ne menem bir şey olduğunu sonunda anlayacaktım. Merakla bekliyordum. Esas olarak, kendi vereceğim tepkiyi merak ediyordum. Zaten hamileliğin en oyuncaklı ve en sürprizli tarafı bu: Ertesi günkü ruh halinin ne olacağını bilmiyorsun. ‘Bir sonraki bölümde ne olacak acaba?’ diye meraklandığın bir kitaba dönüşüyorsun. Bir gün kırılgan bir melek, bir sonraki gün herkesi ısırmaya hazır bir şeytan oluveriyorsun. İnişli çıkışlı evlere şenlik bir durum yani!
Ama şahane bir dönem olduğu kesin.
*
Bir dakika nerede kalmıştık...
Hah hatırladım.
20. haftada etrafındakiler de sormaya başlıyor: ‘Tekmeliyor mu?’
Hayır ablası, daha henüz uslu uslu oturuyor!
Sonra bir gün...
Kendime röportajcı havası vermişken, karnımdaki bebeği unutmuşken, tam da röportaj yaptığım kişiye aklımca can alıcı bir soruyu sormuşken... Bir şey oldu. Karşımdaki adam, teyp, sorular, gazete, hepsi birden önemini yitirdi. Çünkü karnımda kelebekler uçmaya başladı. Kanat çırpıyorlar. Nasıl bir mutluluk! İnanılmaz bir şey.
Nasıl anlatsam size...
Hani Yeni Cami’nin önünde güvercinlerden biri birdenbire havalanır ya, olağanüstü bir görüntüdür, insana çocuksu bir sevinç verir, sen huşu içinde seyredersin, işte karnımın içinde ondan oldu...
Durum absürd tabii!
Dışarıda başka bir şey oluyor, karşındaki insan senin sorduğun soruya cevap veriyor, sen de onu dinliyorsun ama aynı anda kulağın bedeninde, kendi kendini dinliyorsun...
İtiraf etmeliyim ki, kimi dinlediğin biraz karışıyor!
Sen içinden her iki dünyayı da hissediyorsun.
Ama dışından sadece aptal aptal gülümsüyorsun.
*
Sonra Çamlıca gazozu dönemi başlıyor.
Hani Çamlıca gazozunun kapağını açarsın, köpükler ve baloncuklar oluşur, onlar minik minik patlar, işte öyle karnının içi fısır fısır...
Kelebeklerden sonra içimde olan buydu. Hoş bir duygu. Bizim kızın Çamlıca gazozunu seveceği daha doğmadan belli oldu!
Bir sonraki dönemin başlığı Kerime Nadir’den: Hıçkırık.
Allah Allah, içimde biri hıçkırıyor sanki! Ama bir kere hıçkırıyor. Sonra duruyor. Ve sessizlik. Daha önceki kelebeklerden ve gazoz fısırtılarından daha büyük bir hareket bu hissettiğim. Sakın, yanlış anlamayın, çocuk değil hıçkıran, karnım bağımsız bir canlı varlıkmış gibi hıçkırıyor kendi başına..
‘Acaba ben mi yanlış duydum?’ oluyorsun, etrafına bakıyorsun ama kimseyle tartışamıyorsun.
Çünkü o sesi senden başka duyan yok!
*
Ve derken, 27. haftada...
İşte aleni bir hareket.
Tekme mi fiske mi, ne? Başparmağınla işaret parmağını birleştir, başparmağını sabit tut, işaret parmağını ileriye doğru fırlat... Tık... Bu mu, resmen birinin içeriden attığı fiske mi? Yoksa, karnın futbol topuymuş da ona sıkıca yapıştırılmış tekme mi? Ayırt etmesi zor.
Kanatlarını çırpan kelebeklere, baloncuklar saçan gazoza ve hıçkırığa sevinmiş olan ben bu sefer korkuyorum. Çünkü ilk defa bir canlının içimdeki varlığını bu kadar net farkına varıyorum. Ağzımdan çıkabilen tek cümle: ‘Aman Allah’ım, gerçekten içimde biri var!’ oluyor.
*
Bugünlerde...
Gündüzleri ben ‘aktivite Ayşe’ halindeyken, o sessiz sakin durmayı tercih ediyor.
Kim bilir, belki de beşik gibi sallanan karnımın içinde uyuyor.
Ama...
Ama akşam eve geldiğimde ‘Bu defa sıra bende’ diyor. Bir faaliyet bir faaliyet! Kendini göbeğimin içinde oradan oraya atıyor.
Kural şu yani:
Ben hareket edersem o duruyor.
Ben durunca o harekete geçiyor.
*
Baştan beri sevgilimle aramızda oynadığımız bir oyun vardı.
‘Tık, tık, tık’ karnıma vururdu, ‘Orada kimse var mı?’ yapardı.
Tabii ki bir şakaydı, cevap geleceğini ummazdı.
Geçen gün yine yaptı...
Sonra da karnıma kulağını dayadı.
İnanmayacaksınız ama bizimki tam o sırada tekmeyi patlattı!
Sevgilim ürkmüş bir yüz ifadesiyle baktı ve şöyle dedi:
‘Aman Allah’ım cevap verdi.... Bu galiba küstah bir şey olacak!’ |