|
DÜN bizim gazetede bir haber. Mersin Valiliği İl İnsan Hakları Kurulu, vatandaşlardan gelen ramazan davulu şikáyetleri üzerine bundan sonra sahurda davul çalınmaması yönünde tavsiye kararı almış.
Mersin Müftülüğü de sahurda davul çalmanın dinimizde yeri olmadığını söylemiş.
Türkiye artık yavaş yavaş bu ilkellikten kendini kurtarmalı.
Bundan 1000 yıl, 400 ya da 30 yıl önce davul çalınması belki gerekliydi. O zamanlar her evde çalar saat, uyandırma servisleri ve öteki teknoloji olanakları yoktu.
Şimdi düşünün, uykunun en derin yerindesiniz. Sahura kalkacak veya kalkmayacaksınız. Mahallenizi önceden parsellemiş olan sayın davulcu, uygun gördüğü bir saatte kapınızın önünde gümbürdemeye başlıyor ve ister istemez o sesle uyanıyorsunuz.
Hastasınız. Küçük çocuğunuz var. Oruç tutacak veya tutmayacaksınız. 30 gün boyunca kaderiniz hiç değişmiyor.
Biz Türkiye’de ‘insan hakları’ deyince hep yanlış algılama yaptık.
Suçlunun, kapkaççının, hırsızın, dolandırıcının, bölücünün insan haklarını gündemde tuttuk. Bu kavramı hep kötülerin çıkarına kullandık...
Çünkü onlar örgütlüydü ve ses vermeyi başarıyordu. Masum insanların, haksızlığa uğrayanların, rahatsız edilenlerin insan hakları yoktu!
* * *
Dün gazetede arkadaşlarla bu konuları konuşuyorduk. Neşe kaynağımız Nurettin Kurt anlattı:
‘Ramazan başından beri önce davulcuyla uyanıyoruz. Tekrar uyumaya çalışırken bu kez yanıbaşımızdaki camiden sonuna kadar hoparlörle ezan okunuyor. Ailece ve bütün mahalle olarak perişan durumdayız.’
Nurettin anlatmayı sürdürüyor:
‘Davulcuyu bir gece çevirdim. Eline 10 milyon tutuşturdum. Eğer bizim evin önünde çalmazsan bayramda gel, sana 30 milyon daha vereceğim dedim. Herif daha sert çalmaya başladı. Ramazan bitene kadar her an katil olabilirim.’
Daha önce de komşu caminin müezzinine gidip rica etmişti.
‘Abicim gözünü seveyim sadece sabah ezanında hoparlörü biraz kıs. Karım çalışıyor, ben çalışıyorum, oğlum okula gidiyor. Koskoca mahalleyi ayağa kaldırıyorsun. İzin ver de bir gün olsun normal uyku uyuyalım.’
Dün Nurettin’e bu açıdan durumu sordum.
‘Şimdi sabahları hoparlörü inadına daha fazla açıyor. Daha ezanın üçüncü saniyesinde hep birlikte zıplıyoruz.’
* * *
İki gün önce yine Nurettin Kurt anlatmıştı:
‘Geçen gün adliyedeyim. Gözaltına alınan bazı sanıkları getirdi polisler. Biz fotoğraf çektik. Görevimizi yapıyoruz, polisler bizi oradan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Sivillerden biri kimliğimi sordu, gösterdim. Kendisine ‘Tamam mı kardeşim’ diye hitap ettim. ‘Nereden senin kardeşin oluyorum, sen kardeşim diyemezsin’ diye üzerime yürüdü. İş büyüyecekti. Durup dururken resmen birbirimize girecektik.
Yanımıza bir komiser gelip benden özür diledi... ‘Kusura bakmayın beyefendi, arkadaş oruçlu’ dedi.’
* * *
Bir avukat arkadaşım birkaç gün önce yine adliyede yaşadığı bir olayı anlatıyor:
‘Polisler birilerini adliyeye getirdi. 30-40 kişi birden geldiler. İçlerinden ikisi tutukluymuş. Bir müteahhidin adamlarıymış. Hepsi de mafya kılıklı tipler. Adliye binasında bunları adli tıp bölümüne getirdiler. İçlerinden ikisi sanık, diğerleri onların arkadaşı.
Bazıları sigara yaktı.
Elinde telsizi olan sivil polislerden biri adamlara hakaret etmeye başladı. Ramazan günü hangi hakla sigara içtiklerini soruyordu.
Tipler korkunç. Anında polise saldırdılar. Polis epeyce dayak yedi. Elinden telsizi falan düştü. Çevrede bir veya iki polis daha vardı. Onlar hemen adliye karakolundan telsizle yardım istediler, üniformalı polisler yetişip arkadaşlarını kurtardılar.’
Toplum olarak birbirimize saygımızı yitirdik. Allah’la kulun arasına girenlerin sayısı arttı.
‘İnsan hakları’ kavramını masum insanlarımız için unuttuk.
Eeee, böyle başa böyle tarak!.. |