02/10/2004 anasayfa>>> <<<önceki gün   bugün   sonraki gün>>>
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Politika
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Gezi
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon
HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Cumartesi
02.10.2004
Nişan Osmanlı’ya Amiral Nelson sayesinde girdi
 

Ezgi BAŞARAN

Karaköy’deki Osmanlı Bankası Müzesi’nde İftihar ve İmtiyaz-Osmanlı Nişan ve Madalyaları adlı sergi 28 Eylül’de açıldı. Sergide Osmanlı İmparatorluğu’nun 1798’den 1922’ye kadar 120 yıllık nişan ve madalya serüvenini anlatan 1000’in üzerinde parça var. Parçaların büyük bölümü İsa Akbaş’ın koleksiyonundan, nişanların en değerlileri ise Arkeoloji Müzesi’nden ödünç alınmış.

18. ve 19. yüzyıldaki Osmanlı-Avrupa ilişkileriyle ilgili de birçok ipucu veren serginin küratörü Boğaziçi Üniversitesi Tarih Profesörü Ethem Eldem’le konuştuk. Eldem, nişan ve madalya geleneğinin Osmanlı’ya girişinin ilginç öyküsünü ve padişahların bu konudaki farklı tutumlarını anlattı.


Osmanlı’da madalya ve nişan geleneği tam olarak 1798’de başladı. Bu, daha önce Osmanlıların taltif etme yöntemleri yok anlamına gelmiyor ama bildiğimiz madalya ve nişan Batı’dan ithal.

Hikayesi şöyle: Napolyon, 1798’de Mısır’ı işgal ediyor. Bu durumda aciz kalan Osmanlı’nın yardımına İngiliz Amiral Nelson’un Akdeniz’deki filosu koşuyor. Nelson, Fransızları Ebukibir’de yeniyor. Zafer haberi üzerine kendisine bir çelenk veriliyor. Çelenk, padişahların sarıklarına taktıkları ve cesaret simgesi değerli taşlardan oluşan bir iğne. Osmanlı kıyafetine göre hazırlanmış, son derece ağır. Ertesi sene yine Nelson’ın bir yardımı vesilesiyle ona Osmanlı’nın tabiriyle ‘avize’ veriliyor. Avize boyundan asılan bir mücevher, Batılıların boyunlarına kurdeleyle taktığı nişanın Osmanlıcası!

Prof. Dr. Ethem Eldem çelenkten avizeye İngilizlerin uyarısı üzerine geçildiğini söylüyor: ‘Osmanlı’ya kalsa gene çelenk verecekler. İngilizler sefirle haber gönderiyor. Bunlar bize uygun değil, bizim şövalyelik nişanlarına benzeyen ve tabii üstünde Osmanlı kimliği olan bir şeyler vermeniz lazım, diyorlar. Osmanlı da pek umursamıyor yani. Ha çelenk vermiş, ha sallantılı bir şey, fark etmiyor. Çünkü onlarda öyle bir gelenek yok o sırada. Özel istek üzerine yapılan hilal ve yıldızlı avizeyi takan Nelson her yerde ‘Ben hilal nişanının ilk şövalyesiyim’ diye övünmeye başlıyor. Halbuki ortada nişan filan yok. Nişan lafını ilk kullanan Nelson...’

BAŞTA SADECE BİR RÜTBE GÖSTERGESİ

Osmanlı’ya yanlış anlamalar zinciri sonucu olarak giren nişan ve madalya geleneği 1820’lerden sonra II. Mahmut’un ıslahat hareketleriyle beraber iyiden iyiye benimseniyor. ‘Osmanlılar nişan takmaya başlıyor ama hálá onlarda nişan fikri rütbeyle orantılı’ diyor Eldem. ‘Halbuki Avrupa’da nişanın mantığı farklıdır. Olağanüstü başarı ve cesaret göstermiş kişilere verilir. Osmanlı nişan kelimesini kullanıyor ama kendi anladığı biçimde. Örneğin Hamise nişanı. Hamise beşinci demek. Mülki hiyerarşide o noktaya gelindiğinde bu nişan alınıyor. Apolet gibi. Nelson’dan önce sarığın şekli, kıyafetin özellikleri rütbeyi belli ediyordu. Kıyafet reformu çıktığında, hepsine pijama gibi giysi giydirildiğinde farklar dışarıdan bakıldığında anlaşılamaz oldu. O nedenle böyle rütbe nişanı kullanmaya başladılar.’

1830’lardan sonra madalya dönemi başlıyor. Kürdistan seferine gidene Kürdistan nişanı veriliyor. Bosna’ya gidene Bosna nişanı.

1852’de ise eski nişan ve madalyaların hepsi kaldırılıyor. Artık nişan ve rütbe arasındaki sıkı bağ kopuyor, bugün anladığımız anlamıyla ilk nişan örnekleri ortaya çıkıyor. I. Abdülmecid tarafından Mecidi adında bir nişan getiriliyor. Bu tam Avrupa formatını yakalayan ilk nişan. Üstünde Avrupa’dakilerde olduğu gibi sınıf gösteren işaretler var. Nişanın boyutları küçüldükçe, rütbenin düştüğü anlamı çıkıyor. 1855 ise bu yolda bir dönüm noktası çünkü Sultan Abdülmecid, Kırım Savaşı’nda müttefiki Fransa’nın kendisine verdiği Legion d’Honneur nişanını kabul ediyor. ‘Bu bir ilk. Tarih kitaplarımız reddettiğini söylüyor ama doğru değil. Kırım Savaşı’yla beraber Osmanlı, Avrupa diplomasisine tamamen dahil oluyor. O diplomasinin büyük bölümünü de o dönemde bu nişan alış verişi oluşturur. Yani krallar, prensler çeşitli vesilelerle birbirlerine nişan ve madalya verirler. Hangi krala baksanız üstünde Danimarka’nın beyaz fili, İngiltere’nin diz bağı, İspanya’nın altın postu nişanlarını görebilirsiniz. Osmanlı bu oyuna Mecidi ile giriyor’ diyor Eldem.

KÖKLERİ HATIRLATAN İLK NİŞAN ABDÜLAZİZ’DEN

1861’de Sultan Abdülaziz ideolojik bir yanı da olan Osmani nişanını oluşturuyor. Üstünde iki adet davul, 2 sancak ve en önemlisi 1299 tarihi var. Bu, Osman Gazi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini attığı tarih. Zaten o nedenle adı Osmani. ‘Avrupa nişanlarına bakınca hepsinin köklerine ya da eski efsanelerine göndermeler yaptığını görüyorsunuz. Bunu fark edip Osmanlı’nın köklerine gönderme yapmaya çalışan ilk kişi Abdülaziz. Nişanın ilk örneğini Osman Gazi’nin türbesindeki sandukasına takıyor. Bu yolla, ata kültürünü o güne taşıyorlar’ diyor Eldem.

Nişan ve madalyalar konusunda izlediği yol II. Abdülhamid’in politik dehasını çok iyi gözler önüne seriyor. Örneğin 1894’te İstanbul’da deprem oluyor, Abdülhamid ‘Yardım Madalyası’ diye bir şey icat ediyor ve bu yolla para topluyor. Aynı yöntemle Anadolu’daki salgın hastalıklar için de para topluyor. ‘İnsanlarda da madalya alma merakı var, bu iş çok rağbet görüyor’ diyor Eldem. Sonra devlet menfaati için, mesela ordu teçhizatları için para topluyor.

Nişan ve madalyayı bir propaganda ve motivasyon aracı olarak kullanan II. Abdülhamid kendisine yeni bir hedef kitle seçiyor: Kadınlar. Onlar için ‘Şefkat Nişanı’ diye bir şey icat ediyor. O zamana kadar yapılmış nişanların kadınlara verilmesine imkan yok. Halbuki nüfusun yarısı kadın. Onları da bir şekilde kazanmak lazım. 1878 savaşından (93 Harbi) sonra yaralılara bakan kadınlara şefkat nişanı veriyor.

Fakat artık madalya ve nişanlar gelişigüzel verilmeye başlanıyor. Örneğin Abdülhamid kendisine bir papağan kafesi yapıp hediye etmiş olan bir adama sanayi madalyası veriyor. Ya da Romanya Prensi’yle bir davete giderken üzerine düşen paravanı tutan Prens’e ‘Cankurtaran Madalyası’ veriyor. Ama bunların hepsi o dönemde Avrupa’da da var. 19. yüzyılda dünyada bir nişan patlaması yaşanıyor.

JÖN TÜRKLER’DEN MİLİTARİST MADALYALAR

1908 Jön Türk ihtilalinden sonra nişanlar bir ayrım göstergesi olduğu için gözden düşüyor. Madalya ayağa düşüyor. Madalya ve nişanlar 1908’den sonra 5-10 kuruşa sokaklarda satılmaya başlıyor ve Osmanlı’da madalyanın değeri iyice düşüyor, kullanımı azalıyor. 1912 Balkan Savaşı’yla beraber Jön Türkler kendi madalyalarını üretiyorlar. Zamanın ruhuna uyan bu madalyalar çok daha milliyetçi ve militarist temalar işliyor.

‘Cumhuriyet’in kurulmasıyla madalya ve nişan geleneği tamamen kaldırıldı. Çünkü Cumhuriyet sınıfsız bir toplum yaratmak istiyordu. Bir tek İstiklal Madalyası kaldı. Onun varlığı bile o dönemde mecliste çok tartışılmıştı’ diyor Ethem Eldem.

SAVAŞ PROMOSYONU

Birinci Dünya Savaşı patlak veriyor. Propaganda konusında Almanlar çok başarılı. Tabaklar, yaka iğneleri, bardaklar üretiyorlar. Üstlerinde Alman, Avusturya ve Osmanlı bayrakları var. Bunlara ittifak objeleri deniyor. Yine çocukların kullanıldığı posta kartları çok moda. Her çocuk bir milleti temsil ediyor. Üstlerinde ‘Bu işi beraber yapacağız, biz birliğiz’ gibi sözler yazıyor.

DEMİR HAÇ’TAN İLHAM DEMİR HİLAL

1915’te yıldız şeklindeki ilk harp madalyası çıkıyor. I. Dünya Savaşı’ndaki en önemli müttefik Almanya’nın meşhur demir haçının Osmanlı’ya tam tercümesi. Osmanlı’nın simgesi ay yıldız ters çevriliyor. Yıldız büyük ay küçük. Almanlar buna demir hilal diyor. 



Ana Sayfa | Son Dakika | Tüm haberler | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Bilim-Teknoloji | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım
© Copyright 2004 Hürriyet
www.hurriyetkurumsal.com