|
4 Ekim günü İstanbul’da Türkiye’nin örgütlediği önemli bir toplantı yapılacak, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ile Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları bir araya gelecekti.
Bu toplantıya Kıbrıs Türk Devleti de bu isim altında, ancak gözlemci olarak katılacaktı.
AB, KKTC’nin katılmasını kabul etmedi.
AB, bu durumda toplantıya katılmayacağını bildirdi.
Toplantıyı iptal etmek zorunda kaldık. Hem elma şekerini yiyemedik, hem de kazığı elimizde kaldı. Utanç verici bir durum.
Dışişleri Bakanlığı dün bu konuda ‘dokunaklı’ bir bildiri yayınlamak zorunda kaldı.
Burada, üzerimizde oynanmakta olan AB oyunu konusunda yıllardan beri yırtınıyorum. Bunların peşinde koştukça aşağılandığımızı dosta düşmana anlatmaya çalışıyorum. Aylar önce New York’ta yapılan Denktaş-Papadopulos görüşmeleri sonrasında ülkemizde yaratılan yapay ‘zafer havasını’ ister istemez anımsıyorum. Büyük zafer kazanmış, Rumları mahvetmiştik! Nisan ayında referandumda KKTC olarak evet dersek buraya AB yardımı yağacak, KKTC köşeyi dönecek, hatta bütün dünya tarafından tanınacaktı!
Referandumda evet dedirttik. Peki sonuç? Nerede o evetçi takımı?
Aradan tam 5 ay geçti. Bırakın tanımayı manımayı bir yana, bir kuruş AB yardımı gelmedi.
Dahası var. Bir süre sonra AB bizi karşısına oturttuğunda diyecek ki, ‘sayın Türkiye, şimdi sen şu Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla ve Kıbrıs’ın tek devleti olarak resmen tanı bakalım!..’
Bunların hepsi yavaş yavaş olacak.
KKTC orada ezik, sinik, tek başına yaşam savaşı verirken, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Rum Yönetimi’ni resmen tanıyacak...
Çünkü önümüzdeki süreçte AB’nin hiçbir istemine ‘hayır’ deme lüksüne ve ayrıcalığına sahip değiliz.
İptal edilen şu İstanbul toplantısına bakınız! Ne durumlara düştüğümüzü bir kez daha görünüz. Kıbrıs konusunda elde ettiğimiz ‘büyük diplomasi zaferini’ kutlayınız!
***
Elin oğlu boş durmuyor. Kapılarında yalvardığımız AB ülkelerinin medyasında Türkiye tartışılırken, yüz kızartıcı haber, yorum ve karikatürler yayınlanıyor.
Der Spiegel Dergisi’nin son sayısındaki karikatürü size anlatayım.
Karşıda, üzerinde EU (AB) yazan bir kapı. Bu kapının eşiğinde bir bavul duruyor. Bavulun üzerinde bir Türk bayrağı var.
Kapının altında küçük bir delik. Adam, (yani Türkiye) o deliğin önünde eğilmiş, sürünür vaziyette içeri girmeye çalışıyor.
Adamların kapısında yalvarınca, önünde emir kulu olunca, bu gibi aşağılayan yayınlara ister istemez tanık oluyoruz.
***
Ama her şey böyle olumsuz mu? Elbette değil canım! Ekonomi alanında son derece iyiyiz. IMF ne diyor?
‘Türk ekonomisine çok iyi demek yetmez. Mükemmelsiniz.’
Demek mükemmeliz, vay be!
5 milyon işsiz insanımızla, ayın sonunu getiremeyen milyonlarca dar gelirlimizle mükemmeliz!
IMF bu sözleri niçin söylüyor?..
Çünkü onların karşısında da esas duruşta duruyoruz. IMF ne derse onu yapıyoruz. Devletin bütçesi onların elinde. Onlardan habersiz bir kuruş harcamamız mümkün değil...Ve harcatmıyorlar.
Okullarımız, sağlık kuruluşlarımız, yollarımız o yüzden dökülüyor. O yüzden emeklilerin tedavisi, ilacı kesiliyor. Devlet o yüzden göz boyamacalar dışında yatırım yapamıyor. Çocuk Esirgeme Kurumu o yüzden firmalara yazıyla başvurup ‘bize yardım edin, zor durumdayız’ diye yatak yorgan istiyor.
***
Dış politikamızı ABD ve AB belirliyor. Onların sözünden çıkamıyoruz, onların emrindeyiz. ABD korkusuyla Kuzey Irak’a ve o dağlarda ABD korumasında faaliyet gösteren PKK’ya müdahale edemiyoruz.
Anayasa ve yasalarımızda yapılan ve yapılacak olan değişiklikleri kendi özgür irademizle değil, AB baskısıyla yapıyoruz ve yapacağız. İçimiz dışımız artık Avrupa’nın direktiflerine endeksli.
Ekonomimiz IMF ve Dünya Bankası’nın, onlar ABD’nin emrinde.
21. yüzyıl!.. Türkiye Cumhuriyeti!.. Kimlerin elinde, kimlerin emrinde!.. Sömürge mi olduk? Yok efendim, memur atamalarını kendimiz yapıyoruz ya!
Gülelim mi, ağlayalım mı! |