|
NE zaman ‘deprem’ sözcüğünü duysam sallanırım.
Karım buna ‘Refleks depresyon’ diyor.
Yıllardır gece-gündüz İstanbul medyasının deprem tartışmalarını dinleye dinleye ‘deprem’ sözcüğüne bir tür alerji duyup bir refleksle sallanmaya başlıyor olabilir miyim?
Deprem bölgesinin İstanbul’a uzaklığı ile deprem haberlerinin uzunluğu ters orantılıdır; deprem yeri uzaklaştıkça haberler kısalır, yaklaştıkça haberler uzar.
Kandilli Rasathanesi yerine, özellikle TV’lerin haberlerinin boyuna bakarak da depremin İstanbul’a uzaklığını ölçebilirsiniz.
*
Ben deprem ile birkaç sene önce Cunda’da tanıştım.
Önce bizim tahta kanepe gıcırdadı.
O günden sonra gözümü kanepeden ayırmadım.
Komşular; köpeklerin uluması, denizde büyük dalga, horoz sesi, kulak çınlaması, suyun ısınması gibi ön işaretler beklerken, biz kanepeye aralıksız baktık.
Konuklara da bunu her zaman bildirmedik değil:
‘Depremi önceden bildiriyor...’
‘Kim?...’
‘Kanepe...’
Zaman zaman muhterem karım ‘Üzerine oturup, sonra ‘Deprem oluyor’ diye kaçman doğru değil...’ diye uyarsa da, kanepemizin gıcırdaması her zaman önemliydi.
*
İstanbul’da yaşayanlar gıcırdayan kanepe yerine elbette daha etkili çözümler buluyorlar.
Son olarak ‘Deprem kabini satışları patladı’ dediler.
Bu bir kasaya benziyor. Deprem olunca kaçıp içine doluşuyorsunuz ve depremde o kasa sağlam kalıyor.
Açtıklarında siz aile olarak içindesiniz.
Allah korusun, bir büyük depremde yıkıntıların arasından çıkartılacak onbinlerce kasayı açmak kalıyor geriye.
*
Depremin nasıl bir üretim ve tüketim sektörüne dönüştüğünün, nasıl reyting sağlayan, hatta yeni yeni yıldızlar yetiştiren bir türlü pop-star değilse bile dep-star haline geldiğinin farkında mısınız?
Bir yandan iktidar yeni yeni kaçak yapıları teşvik ederken, medya kendi depremi ile mutlu ve özel sektör bol bol kasa satıyor.
Ama depreme dayanıklı binalar, kentler için bir adım bile yok.
İstanbul; depremini bir Türk gibi bekliyor.
Ben ise deprem kelimesini duyunca sallanıyorum. |