|
GEÇEN pazar günü akşamüstü Salacak’ta bir kır kahvesinde oturdum. Yanımda sevdiğim üç dostum vardı, gece iniyordu.
Şimdiye kadar, İstanbul’dan Üsküdar’a bakışın şiiri yazılmıştı. Biz Salacak’tan İstanbul’a bakıyorduk.
Galata Kulesi’nin ışıklarını görebiliyorduk sadece, İstanbul, ışıkları söndürülmüş uzak bir kıtaydı sanki.
Camiler, Topkapı Sarayı, Beyazıt Kulesi...
Tevfik Fikret’in ‘Sis’ şiirindeki belirsiz duyguları yaşıyorduk.
Güzel bir şehrin siluetinin etkileyici görüntüsünü ne görebiliyorduk ne gösterebiliyorduk.
İstanbul, ışıksız, yıllar öncesinin elektriksiz kasabasından pek farklı değildi.
Üsküdar farklı mıydı?
Hayır, ışıklandırma diye sadece minareye bir spot sıkılmıştı, caminin bütün mimarisi yok olmuştu.
Havayoluyla İstanbul’a dönerken de aynı şeyleri düşünmüştüm, uçak alçalırken, İstanbul’un ışıksızlığını birden fark ettiğimde.
* * *
RADİKAL Gazetesi’nde, ‘İstanbul yıldız gibi parlayacak’ haberini (27 Ağustos 2004 Cuma) okuyunca o geceki karanlığı ışık seline dönüşüverdi göz belleğimde.
Ekonomik kriz sırasında dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in yayımladığı tasarruf genelgesi doğrultusunda ‘kararan İstanbul, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın özel izniyle yeniden aydınlatılıyor’.
İstanbul kent siluetinin değişmez parçası olan cami ve Boğaz köprüleri, özel projeksiyonlarla ışıklandırılacak.
Başbakan gerçekten İstanbul için önemli bir karar vermiş, turistik bir şehrin karanlık görüntüsü İstanbul ile bağdaştırılamaz.
Ancak ben, köprünün, camilerin yanı sıra, modern binaların da ışıklandırılmasını önereceğim.
Onlar sadece kendi ışıklarıyla aydınlanıyor.
Böylece eski İstanbul ile yeni İstanbul bir arada, birbirini tamamlar.
Gelelim ışıklandırmanın yapılış biçimine...
Mutlaka bunları uzmanlara vermelisiniz. Yoksa belediyeden herhangi biri gelip bir direk diker, üstüne de bir projektör takıverir. O yapıyı aydınlatır ama biz mimari bir güzelliğin vurgulanmasından ziyade gözümüzün içine ışık sıkılmış gibi bir duyguya kapılırız.
* * *
IŞIKLI bir İstanbul’u göreceğim günlerin özlemiyle. |