|
REYAN TUVİ
Reyan Tuvi, bir yıldır sizler için Türkiye’nin hemen her yanını gezdi. Hürriyet Seyahat birinci yaşını kutlarken, bütün bu gezdiği yerler içinden bir ‘parlayan yıldızlar’ seçmesi yapmaya karar verdik. Bu nedenle Reyan Tuvi, bu kez de masa başında oturarak Türkiye’yi yeniden dolaştı ve sizler için en etkilendiği yerleri seçti.
Tabii bu hiç kolay olmadı; hepsinin yeri onun için ayrı olduğundan seçmek çok çok zordu. Ona göre, ‘kabus’... Aşağıda, Reyan Tuvi’nin ‘işte benim yolculuğum’ dediği, bir yıllık serüveni bulacaksınız...
Genç çocuk, yatağın altına eğilerek, büyük bir soğukkanlılıkla, ‘’fareymiş, abla...’’ dedi. Doğu’nun güneşi, tanrıların tahtı Nemrut Dağı’nı aydınlatmak için sırasını beklerken, Adıyaman’ın üzerini çöl gecelerine özgü, kubbe misali bir gök ve yanıp sönen, parlak yıldızlar kaplamıştı. Bense, bu güzelliğin keyfini çıkaracak durumda değildim. Aylardır evimden uzaktım ve gazeteye yazı yetiştirmem gerekiyordu. ‘’Sizi başka odaya alalım’’ dedi. Bilgisayarı yatağın üzerine kurdum ve kaldığım yerden devam ettim. Henüz bir paragraf bile yazmamıştım ki, odanın kapısından banyoya doğru, bir şey hızla ilerledi. Belli ki bu otelde, turistten çok fare görmeye alışmak gerekiyordu. Otelin müdürü, koridorda yürürken, bir taraftan da kaderine isyan ediyordu: ‘’Allah, Allah, nedir bu farelerden çektiğimiz!’’
Zor bir gece olacaktı... Cep telefonuma sarıldım, çoktandır bir dost sesi duymamıştım. Telefon çekmiyordu. İnternete girip bir mesaj atmak istedim, o da çalışmadı. Terasa çıktım. Değişen bir şey olmadı. Sahip olduğum tüm teknolojiye rağmen, elim kolum bağlanmıştı. Ulaşamıyor, ulaşılamıyordum... İşte olan olmuştu, sonunda her şeyden tamamıyla kopmuştum... Uzun yolculuğumun en sessiz gecesiydi bu. Sadece gözden ırak değil, iletişimden de ıraktım. Tarih boyunca, şişe içine mesaj koyan, telgraf çeken ya da varıp varmayacağı belli olmayan karpostallar gönderen seyyahlarla eşit şartlardaydım şimdi.
HER YOLCULUK ÖZELDİR
Bu eşsiz gökyüzünün altında, bir parçamın, terk ettiğim yerde kalmayı istemesi için herhangi bir neden var mıydı? Bilmiyorum... Çiçekleri sulamış, kapımı kilitleyip çıkmıştım. Anadolu’da yapacağım bir yıllık seyahat böyle başladı... Bir süre için, uzakta olacaktım. Gerçek anlamda, ‘’uzak’’ta... Eğer geride bıraktıklarıma gerçekten ‘’hoşçakal’’ diyemezsem, yeni yüzlere, kültürlere, hikayelere nasıl içtenlikle ‘’merhaba’’ diyecektim? Eğer uzaktayken, mahallemde neler olup bittiğini, yeni projeleri, sevdiğim kentin hangi festivallerle şenlendiğini, arkadaşlarımın yaptıkları tatil planlarını, eşin dostun ‘’bu yolun sonu var mı?’’ endişelerini düşünürsem, bu seyahatin hakkını nasıl verecektim? Çünkü, her yolculuk özeldir. Eğer doğru bir yolsa, öğretir, değiştirir, önyargıları azaltır, zihni açar, zevkleri eğitir... İnsanı seyahat kadar mutlu eden çok az şey vardır. Düşünün bir kere, uzaklara ait, ilk defa gördüğünüz tek bir fotoğraf, sizi çok uzun bir yolculuğa çıkarma gücüne sahiptir...
Beni çevreleyen yaşamın merkezi olduğumu düşündüğüm yıllarda, seyahat etmek bana, aslında inişe geçen bir uçaktan, kentin zar zor seçilebilen bir arka sokağı kadar önemsiz olduğumu gösterdi. Birden, kendine dönük olmanın kuruluğunu ve sıradan insan öykülerindeki zenginliği fark ettim. İnsanın gerçek hazinesinin, kendi hikayesinin üzerine kattığı başkalarının yaşam deneyimleri olduğuna, bir gün de sürse bir yıl da, yol arkadaşlığının yerini hiçbir şeyin tutmayacağına inandım. Parlatılmış ve paketlenmiş, gösterişli yolculukların boşluğunun yanında, saf konukseverliklerin ve dökük mekanların gerçekliğini hissedemeyenlere üzüldüm. Yolun sonunda ne olduğunu bilmek isteyenlere şaşırdım. Çünkü en büyük ödüller, planladığım varış noktasının dışındaki sapaklarda karşıma çıkıyordu.
Kenya’da iki bin yıldan fazla yaşayabilen bir ağaç türü var: Boabap... Tanrı, Boabap ağacını ilk yarattığında, herhangi bir ağaçtan farkı yoktu. Ancak o, bir yerde kalmayı kabul etmedi, dolaştı durdu. Bunun üzerine Tanrı, ağacı cezalandırmaya karar verdi; onu kökleri yukarı, dalları toprağın içinde, başaşağı dikti ve ağaç bir daha kımıldayamadı. Baobap, şimdi ‘’’toprağım’’ diyebileceği bir yerde ama mutlu mu, bunu kimse bilmiyor.
Benimse bir süredir, onun kıskanacağı türde bir yaşantım var. Yeryüzünün en güzel ülkelerinden birinde, Türkiye’de geziyorum. Kendimi, farklı görüntülere, tatlara ve kokulara açıyorum. Yol aldıkça, daha fazlasını arıyorum. Besleniyorum, büyüyorum... Biliyorum, şanslıyım. Bunu yollarda başkalarından çok sık duyuyorum. Birilerinin hayallerinin gerçekleşmiş haliyim. Eğer eve varabilirsem, anlatacak hikayeleri, gösterecek fotoğrafları olan kişiyim. Türkiye haritasını evinin yolu kadar iyi bilen, gitti mi haber alınamayan, mevsimleri kaçıran, biraz da güvenilmez bir dostum galiba... Yeni doğan bebeklere, herkesle birlikte ‘’analı babalı büyüsün’’ derken, içinden ‘‘bol bol gezer inşallah’’ dileğinde bulunan, göbek bağını uzaklara götürme sözü veren ve bu arada kayınvalidenin ‘’acayip kız’’ bakışlarına maruz kalan yine benim... Bir yıl sonunda, evime döndüğümde, arkadaşım, internetteki Ekşi Sözlük’te, benim hakkımda yazılmış bir yazıyı gösterdi; ‘’kesin torpilli, hiçkimseye bu kadar gezmesi için para vermezler...’’. Güldüm ve önyargılarından kurtulmak için acilen bir seyahate ihtiyacı olduğunu düşündüm.
Çocukluğumda annem bana yabancılarla konuşmamamı tembih etmiş miydi, hatırlamıyorum... Çünkü, son zamanlarda sık sık bunu yapıyorum. Daha önce hiç gitmediğim bir yerde, bir ‘’yabancı’’yla sohbet ediyorum, halkın yediği yerlerde yiyip, onların alışveriş ettikleri yerlerden alışveriş ediyorum. Yolculuğumun en güzel anılarına, kendimi yabancılara ve oralarda yaşayan yerlilere açarak, sahip olabildiğimi fark ettim. Siz benim, ‘’ben olsaydım, bunları yapardım’’ dediğime bakmayın... Yolculuğun ‘’bilinmez’’ine dalın. Vakit varsa, serseri yolculuklara, plansız programsız rotalara uzanın. En keyiflisi de bu zaten...
Yolculuğum boyunca yanımda taşıdığım, ‘’Seyahatin Kültür Tarihi’’ adlı kitabında, Winfried Löschburg, 16. yüzyılda bile, insanların, tüm zorluklara rağmen, eğlenmek ve dünyayı tanımak için, seyahat etmekten kendilerini alamadıklarından bahsediyor. Örneğin, şu kim olduğu bilinmeyen yolcunun iç geçirişine bir kulak verin:
‘’Ah yolculuk, seni gidi çetin ceviz
karnıma giren ağrı gibisin!
Pireler nasıl da ısırıyor,
nasıl da sert çarşaflar.
Ah benim ahmak kafa
neden çıktım sanki yola?’’
Gazeteden, ‘’bir yılın bilançosunu yap, en çok etkilendiklerini yaz...’’ dediler. ‘’Beni seçmek zorunda bırakmayın’’ diye ısrar ettim, dinletemedim. Notlarımın arasına daldım ve bu kez masa başında, Türkiye’yi yeniden dolaştım. Seçmek bir kabustu, çünkü hepsinin yeri ayrıydı... İki hafta boyunca, burada, Türkiye’nin dört bir yanından seçmeler bulacaksınız.
TÜRKİYE’NİN PARLAYAN YILDIZLARI
1- FERİBOTLA VAN GÖLÜ
Günbatımını selamlamak için bir şişe kırmızı şarap
Van’a gelen herkes, geleneksel 25 dakikalık tekne yolculuğuyla, Akdamar Adası’na geçer ama Van Gölü’nü feribotla geçmeyi çok azı denemiştir. Van İskelesi’nin köhne bir yer olmasının yanısıra, insanı çeken garip bir atmosferi de var. Bir kış günü, Van İskelesi’nden, arabanızla feribota binin. Varsın kış olsun; Van, Türkiye’nin en çok güneş alan illerinden biri. Sırtınızı küpeşteye verin, göl lacivert, gökyüzü masmavi, martılar uçuşuyor, dağlar karlı, sanki yeryüzü size kalmış gibi... Dört saat sonra, Tatvan’da, Nemrut Krater Gölü’nün ıssızlığı sizi bekliyor. Sırttan, 20 dakikada zirveye tırmanabilirsiniz. Bir tarafınızda Van Gölü, bir tarafınızda Nemrut Krater Gölü... Umarım, bu olağanüstü günbatımını selamlamak için, yanınızda bir şişe kırmızı şarap vardır.
VAN’DAYKEN...
Van Kalesi’ni gezebilir, Seher Kahvaltı Salonu’nda otlu peynir, çökelek, bal, kaymak, pekmez ve çörekten oluşan meşhur Van kahvaltısını edebilir, dünyaca ünlü Van kedilerini, koruma altında oldukları, 100. Yıl Üniversitesi Kedi Evi’nde görebilirsiniz.
2- BALONLA KAPADOKYA
Peri bacalarına dokunarak uçmak
Bir sepette, değişik milletten 12 kişi... Bahar çiçekleri açmışken ya da her yer kar altındayken, peri bacalarının ülkesinde, balonla uçun. Peri bacalarına dokunun, Uçhisar’da çamaşır asan kadına el sallayın, Kapadokya’nın yaratıcıları Erciyes ve Hasan Dağı’yla gökyüzünü paylaşın... Korkmayın, balon düzlük olan her yere, hatta bir otelin ortasındaki havuza bile inebiliyor. Ancak bu, turun sonunda otelinize bırakılacağınız anlamına gelmiyor. Belki bilmek istersiniz, cep telefonları balonun uçuş sistemini olumsuz yönde etkilememektedir. Bin metre yükseklikte, birilerini arayıp çatlatabilirsiniz. Kapadokya Balloons, Göreme, 0384 271 24 42, www.kapadokyaballoons.com
3-MANAZAN MAĞARALARI/ Taşkale
Ölüler Meydanı’nda ürpertici bir deneyim
Türkiye’nin en etkileyici ve turizmden uzak kalmış gizemlerinden... Taşkale Kanyonu üzerinde, yumuşak tüf kayaya oyulmuş Manazan Mağaraları, aslında Bizans dönemine ait beş katlı toplu yerleşimler. Yörede, katların, Kumkale, At Meydanı ve Ölüler Meydanı gibi isimleri var. Bugün katlar arasındaki bağlantı, sürünerek ve zamanında yüzeylerine el ve ayaklar için oyuklar yapılmış, dikey bacalarla sağlanıyor. En üst katta bulunan, defineciler tarafından tahrip edilmiş, 100- 150 cesedin ortaya çıkarıldığı, 40 metre uzunluğunda ve beş metre yüksekliğindeki Ölüler Meydanı’na çıkmadan, buradan ayrılmayın. Kayaya oyulmuş 500 kişilik kiliseyi, dehlizleri ve tünelleri görmek için, bir fenere ve biraz da cesarete ihtiyacınız olacak. Ürpertici bir deneyim...
TAŞKALE’DEYKEN...
Karaman Müzesi’nde, Manazan kayalıklarından yuvarlanan, M.S. 6.- 7. yüzyıla ait, elbiseli genç kadın cesedini, Taşkale’de yine tüf kayaya oyulmuş ve bugün hálá kullanılan taş ambarları ve eğer hálá nesli tükenmediyse, yöre kadınlarının dokuduğu ünlü Taşkale halılarını görebilirsiniz.
4-İSHAKPAŞA SARAYI/ DOĞUBEYAZIT
Bir Doğu masalı
Doğu’daki yaşamın tüm zorlukları bir yana, burası bölgenin masalsı yanını en çok öne çıkaran yerlerden biri... İshakpaşa Sarayı’na, günbatımında tepeden bakın. Her yıl, Akdeniz’de ‘’in/ out’’ iddialaşmaları devam ederken, burası, modası hiçbir zaman geçmeyen, ‘’klasikler’’ arasında benim için. III. Selim zamanında bu sarayda konaklayan İran sefiri, İstanbul’a döndüğünde, padişaha; ‘’ihtişamınızı gölgeleyecek ve kudretinizle yarışacak biçimde inşa edilmiş İshakpaşa Sarayı’nda misafir edildim...’’ deyince, padişah çok bozulmuş. Bunun üzerine, sarayın yapımını başlatan İshak Paşa, ‘Haşmetmeab, Zat-ı Devletleri’nin vekaleti buralarda ancak böyle sürdürülür’ diyerek, havayı yumuşatmaya çalışmış. Yapımının 99 yıl sürdüğü söylenen bu Osmanlı- İran- Selçuklu mimarisi sentezi, kesme taş saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu’daki gücünün bir simgesi. Tam beş kez Rus ordularının işgaline uğramış ve som altın kaplama kapısı, 1917’de sökülerek Moskova’ya götürülmüş. Görülecek çok şey var, sarayda rahatlıkla en az bir saat geçirebilirsiniz. Manzaralı tuvaleti kaçırmayın. Son yapılan restorasyona, siz de bütün turistler gibi, isyan edeceksiniz.
DOĞUBEYAZIT’TAYKEN...
5165 metre yüksekliğindeki, ‘’Türkiye’nin damı’’ ve Marco Polo’nun yazılarında, ‘’hiçbir zaman çıkılamayacak bir dağ’’ diye söz ettiği Ağrı’ya çıkmak için, bir ekspedisyona katılabilir; Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu söylenen araziyi görebilir ya da güneşin, Büyük Ağrı ile Küçük Ağrı arasından doğuşunu seyredebilirsiniz. Ağrı’ya çıkmak için en uygun aylar, temmuz- ağustos- eylül, yaklaşık üç gün sürüyor ve profesyonel dağcı olmak gerekmiyor.
5- SAL-POKUT YAYLASI/Çamlıhemşin-Karadeniz
Bulutların üzerinde
Karadenizliler, yüzyıllardır, daracık patikalardan, taşlı yollardan, hayvanlarıyla, binlerce metre yukarılara tırmandılar durdular. Kaçkarlar’ın eteklerinde, ormanların derinliklerinde, şelalelerin aktığı dumanlı dağların yamaçlarında, kışa hazırlık için kendi yağ ve peynirlerini yaptılar. Hazirandan eylüle, yayla evlerinde, kuşaklar boyu yaşadılar. Eskiden geleneksel yayla yollarından, katırlar ve ineklerle yayla göçü yapılırdı, şimdi artık kamyonlar var. Bir zamanlar, taş ya da kestane ağacından yapılan evlerin yerinde, bugün beton var. Eskiden, bütün aile biraradaydı, artık uzaklarda olan gençler var. Tüm bu değişime rağmen, korunabilmiş yaylalar da kalmadı değil. Hem de bulutların üzerinde... Sal- Pokut, Çamlıhemşin’in Şinçiva Köyü’nün tepelerinde, akıllar durdurucu iki yayla. Elektrik yok. Pokut benzersiz bir coğrafyaya yerleşmiş. Sal’daki yaşamsa insanı içine çekiyor. Güneyin sıcağında, ızgara gibi dönüp durmak yerine, Sal Yaylası’nın bulutlara nazır banklarında oturup, her günbatımında yayla sakinlerinin çaldığı tulumu dinlemeye ne dersiniz? Bir de yaylanın genç kızlarının, yağmuru kovmak ve güneşi çağırmak için, ‘’ebebubrik’’ yapmalarına rastlarsanız, gerçek Karadeniz’in eşiğindesiniz demektir.
6-KEKOVA
Mutlaka bir gün bir Kaleköy sabahına uyanın
Kaleköy, karayoluyla ulaşılamadığından böyle kaldı kuşkusuz. Güneydeki turist kalabalığına ve görüntü kirliliğine inat, kişiliğini koruyabildi. Çoğu turist Kaş’ta kalıp buraya Tersane Koyu ve Batık Kent gibi noktaları içine alan, günübirlik tekne turlarıyla gelir ve Kekova’yı bir çırpıda gezer. Akşamüstüne doğru, bu adacıklar topluluğu, ortaçağ kalesi ve sudaki lahit, sessizliğine gömülür. Günbatımından geceye, buranın keyfine doyum olmaz. Pansiyonlardan birinden, Ravel’in Bolero’su yayılır, Nesrin Hanım Bademli Ev’inde aile yadigarı reçeteye göre yaptığı vişneli konyağı ikram eder, Kale Restaurant’ın iskeledeki masaları, denizden yayılan ışıkla aydınlanır... Bir de Kekova sabahları vardır... Erkenden, henüz balıklardan başka kimseyle paylaşmak zorunda olmadığınız, çarşaf gibi bir denize açılın... Sonra, Ankh Pansiyon’un 4 numaralı odasının önündeki hamağa uzanın ve güneşin pırıltıları arasında, Kekova Adası’nı seyredin. Her sabahınızın böyle geçmediğine üzüleceksiniz.
7- MARDİN’İN ABBARALARI
Başka hiçbir kente benzemez
Bir gece vakti Mardin’e vardığınızda, onu yeterince anlayamayabilirsiniz. Herkesin yakıştırdığı, ‘gündüz mezarlık, gece gerdanlık’ benzetmesi de onun görmüş geçirmişliğinin yanında yüzeysel kalır. Ayaklarının dibinde uzanan, bereketli Mezopotamya Ovası’dır ama siz onu karanlık bir deniz, üzerindeki ışıkları da insanların yaşadığı adacıklar sanırsınız. Sabahı bekleyin... Bilmecenin adı ‘’abbara’’... Zinciriye Medresesi’nden Şar Mahallesi’nin arka yollarına inip, sokakları birbirine bağlayan geçitlerin, Mardin’in ‘’abbara’’larının peşine düşün. Mardin’in labirentlerinde kaybolun. Daracık sokaklarda, 10 metrekarelik bakkal dükkanlarında günü geçirenlere sorun. Mardinliler, bir yağmurda onlara sığınırlar, serinliğine koşarlar, tepelerindeki evlerde yaşarlar... Bir abbaranın içinden geçin, Mardin’i daha iyi anlayacaksınız.
MARDİN’DEYKEN...
Mardin’de, Deyrulzafaran Manastırı, Kasımiye Medresesi, Kırklar Kilisesi (Mor Behnam), Ulu Camii, Dara (Oğuz Köyü) Harabeleri, Mardin Müzesi, çarşısı ve Zinciriye Medresesi’ni görebilirsiniz. Midyat’sız bir Mardin düşünmek zor. Mardin’den yola çıkınca, Savur, Kıllıt (Dereiçi), Midyat ve Tur Abdin Köyleri var. Midyat’ta, Deyrülumur (Mor Gabriel) Manastırı, Midyat Devlet Konukevi, bugün telkari ustası Şemun Alptekin ve ailesinin yaşadığı ev olan Eski Hastane ve Anıtlı (eski adı Hah) köyündeki Meryem Ana (El Hadra) Süryani Kilisesi de görmeye değer.
8- İZTUZU PLAJI & TELEKOM İSTASYONU/ Dalyan
Dünyanın en iyi korunan ikinci kumsalı
Türkiye’de caretta caretta kaplumbağaların üreme alanlarından en önemlisi olan ve dünyanın en iyi korunan ikinci kumsalı seçilen, Özel Çevre Koruma Kurumu’nun 24 saat gözetiminde, 5.5 kilometre uzunluğundaki İztuzu Plajı, incecik, sarı kumu, bir kıyısında tuzlu, diğer kıyısında tatlı suyun bulunduğu konumuyla, ender rastlanan türde bir kumsal. En dar yeri 50 metre. Denize dik inen dağların dibinden başlıyor, Dalyan deltasının ağzını kapatıyor ve en uçta Akdeniz’e doğru kıvrılarak sona eriyor. Plajın deniz tarafı birden derinleşmediğinden, çocuklar için uygun. Göl tarafıysa, yüzmeyi sevenler için derin bir havuz gibi. Sıkı bir yürüyüşle, plajın bir ucundan diğer ucuna, 45 dakika. Özellikle, haziran ve temmuz aylarında, kaplumbağaların bıraktıkları izlere rastlamak mümkün. Kumsalın girişine gelmeden hemen önce, sola ayrılan yoldan sapıp, altı kilometre (son 2 kilometresi daha da kötüleşiyor) gidince, başdöndürücü bir manzara sizi bekliyor. Denizden dik olarak, yaklaşık 500 metre yükselen bir kayanın üzerine kurulmuş, İztuzu Telekom İstasyonu ya da halk arasındaki adıyla ‘’Radar’’da, Köyceğiz- Dalyan deltasının manzarası, ayaklarınızın altına uzanacak. Puslu olmayan bir günü seçin, buradan Rodos Adası’nı bile görebilirsiniz.
İztuzu Plajı’na Nasıl Gidilir?
İztuzu Plajı’na ulaşabilmek için iki yol var. Birincisi tekneyle; Dalyan’dan 35 dakika mesafede. Diğeri karadan; Dalyan merkezdeki İztuzu tabelasını izleyerek, Sülüngür Gölü kıyısından ve köylerden geçerek, çam ağaçlarının arasından yapılan, 12 kilometrelik, manzaralı bir yolculuk. Dalyan Postanesi’nin yanından minibüsler kalkıyor. Tekne dolmuşlar da gün boyu sefer yapıyor. Reyan Tuvi bu etabı Hyundai Elantra ile yaptı.
9- ERZURUM’DAN ARTVİN’E...
Doğu’yla Karadeniz arasında bir yerde
Yazın ve özellikle kar altında, çarpıcı bir güzergah. Yol üzerindeki Tortum, Cağ Kebabı ve Artvin yönündeki Tortum Şelalesi’yle ünlü. Şelaleye varmadan, iki köyde oldukça etkileyici iki Gürcü kilisesi var. İlki, Tortum’a 15- 20 kilometre mesafede, kavak ve meyve ağaçlarının olduğu, içinden derelerin aktığı, kadınların ehramları, yaşlı erkeklerinse Doğu’ya özgü giysileriyle dolaştığı, Bağbaşı Köyü (Haho). Köylülere, Taş Camii’yi sorun. 963- 973 yıllarından kalma, Haho ya da Hahuli Kilisesi, sonradan camiye dönüştürülmüş. Köylünün ve daha çok köyün imamı Osman Bey’in gayretiyle korunabilmiş. Bağbaşı sapağından 24 kilometre sonra, Öşkvank, yani yeni adıyla Çamlıyamaç Köyü var. Buradaki katedral, çok daha harap durumda. Yıllar önce Erzurum’dan yıkım emri gelmesine rağmen, bir şekilde direnilmiş. Tortum Şelalesi, Erzurum- Artvin yolunun tam ortasında. Bir 120 kilometre daha, gerçek anlamda Karadeniz’desiniz. Erzurum’a geri dönmek için, Tortum’a gelmeden, soldaki Narman sapağına girin. 38 kilometre sonra, Pasinler- Erzurum istikametini alın. Sağınızda kızıl bir kanyon, vadide de peri bacalarına benzer oluşumlar belirecek. Sağa kıvrılan stabilize bir yol, kanyon boyunca devam eder. Yürüyerek, kanyonun içine dalın, günbatmadan önce vadi daha da kızıllaşacak ve size Vahşi Batı’yla ilk kez ayak bastığınız bir gezegen arasında bir yerde olduğunuz hissini verecek.
10- ANTAKYA MÜZESİ/ Antakya
Dünyanın ikinci en büyük mozaik müzesi
Türkiye’nin en etkileyici müzelerinden birinde, dünyaca ünlü bir mozaik koleksiyonu... Tunus Bardo Müzesi’nden sonra, dünyanın ikinci en büyük mozaik müzesi. Başdöndürücü güzellikte mozaikler var. En çok hoşuma gidenler; sarhoş Dionysos, Mevsimler, bir hamamın ortasına ait Soteria (Kurtuluş), Büfe mozaiği, Okeanos ve Thetys, Antakya’nın tarihini özetleyen Bordür mozaiği... Asi Nehri kıyısında, Fransızlar tarafından kurulan müzede sergilenenlerin tümü taban mozaikleri ve doğadan toplanan renkli taşlarla yapılmış. Kaçırılan Antakya mozaikleriyse, bugün Fransa’dan Honululu’ya kadar, bütün dünyaya yayılmış durumda. Ayrıca müzede, Sidemera tipindeki Antakya lahiti, bugüne dek soyulmamış olarak bulunan tek lahit olması açısından önemli.
ANTAKYA’DAYKEN...
Antakya’nın civarı merkezi kadar ilginç. Samandağ’da, hikayesi akıllara durgunluk veren Aziz Simeon Manastırı kalıntılarını, eşine az rastlanan türdeki Vespasianus ve Titus Tüneli’ni, Beşikli Mağara’yı (Kaya Mezarları), nüfusunun tamamı Ermeni olan Vakıflı’yı, Çevlik’teki Hazreti Hızır Makamı’nı görebilirsiniz. Pasaportunuzu yanınıza alırsanız, günübirlik Halep’e de geçebilirsiniz. Dillere destan Antakya Mutfağı, Türk, Arap ve Fransız etkileriyle birlikte, muhteşem bir sentez. Muhammara, Ispanak Boraniye, Analı Kızlı, humus, Küflü Çökelek Salatası, Saç ve Şam Oruğu, Kağıt Kebabı, Bulgurlu Lahana Dolması, Kaytaz Böreği, Firikli Aş ve tabii ki künefe denemeye değer. Yıllardır, size, saatler önce hazırlanan ve mikrodalgada ısıtılan künefelerin yedirildiğinin burada farkına varacaksınız.
11-KAYAKÖY- FETHİYE
Bir hayalet kent
Yaprak kıpırdamıyor... Büyüleyici. Bir zamanlar, Türklerle Rumlar’ın birlikte yaşadığı Kayaköy, Fethiye ile Ölüdeniz arasındaki tepenin yamacına ve onun önündeki Kaya Çukuru denilen ovaya yayılıyor. Likya uygarlığı kalıntıları, antik Karmylassos’un üzerinde, sabah ve günbatmadan önce, farklı bir renk ve sessiziğe bürünüyor. Rumca ismi Levissi. 6 bin 500 kişi, refah içinde yaşamış burada. Taş evlerin köşe ocakları, spiral tuvaletleri, sarnıçları, çakıl taşı döşemeleri, taş yolları, sokakları ve meydanları, kentin ne tür bir kültürel zenginlik içinde yaşadığının işaretleri. Kiliseleri, postanesi, hastanesi, hekimleri, zanaat atölyeleri varmış. Bir de yörenin tek gazetesi Karya’yı çıkaran matbaası. 1923 mübadelesinde, Kayaköy’de yaşayan Rumlarla Batı Trakyalı Türkler, yer değiştirmek için, göç etmek zorunda kaldılar. Buraya gelen Türkler, çevre koşullarına uyum gösteremeyince, yamaçtaki evleri terkedip, aşağıdaki düzlüğe ve başka kentlere yerleştiler. Kayaköylü Rumlarsa, Atina yakınlarındaki yeni yurtlarına, Nea Levissi (Yeni Kayaköy) adını verdiler.
KAYAKÖY’DEYKEN...
Kayaköy’den Ölüdeniz’e, görsel keyiflerle dolu, iki saatlik bir yürüyüş yapabilir, bir keşiş tarafından kayaların içine oyulmuş, Trabzon Sumela Manastırı’nı andıran Afkule Manastırı’nı görebilir, eskiden denizcilerin sefere çıkmadan önce, kiliselerine uğrayıp, dua ettikleri Gemiler Koyu & Aya Nikola Adası’na tekneyle geçebilirsiniz. Ayrıca, turistik Fethiye, eski cazibesini yitiren Kelebekler Vadisi, onun yerini alan Kabak Koyu ve el değmemiş Faralya da buraya çok yakın.
12-ANADOLU’DA ALIŞVERİŞ TURU
Anadolu’nun zengin toprağı ve kültürü, bu ülkeyi alışveriş için, yeryüzünün en keyifli ve renkli yerlerinden biri haline getirdi. İşte, meraklılarına, Anadolu’da kuş uçuşu bir alışveriş turu. Bakın, nerelerin neleri meşhur, kimler neleri paylaşamıyor... Kapadokya’nın Avanos çömlekleri, Soğanlı bez bebekleri, enfes kabak çekirdeği, çömlek peyniri ve şarabı... Kazdağı’nın ve Ayvalık’ın zeytinyağı... Kastamonu’nun üryani eriği, çekme helvası ve el dokumaları... El dokuması deyince, Buldan ve Denizli, başrolde. Kars’ın eski kaşarı, hiçbir yerden alamayacağınız kadar ucuz ve leziz gravyeri, tereyağı ve balı... Bir de Kars’ın köylerinden eskisini bulabilirseniz, halısı, dünyaca ünlü. Gaziantep’in sokakta satılan taze antepfıstığı, doğru yerden alırsanız, rakip tanımayan, muhteşem baklavası, İsot Pazarı... Van’a özgü, meşhur Savat işçiliğiyle yapılan takılar... Erzurum’un oltu taşı ve ehramları, Eskişehir’in, ‘’beyaz altın’’ yani lületaşından yapılan ve dünyada koleksiyon parçaları arasında yer alan pipo ve bibloları, Mardin ve Midyat’ın telkarisi ve tabii süregelen taş işçiliği... Antakya’nın, Harbiye’de üretilen ipek el dokumaları, gar (defne) sabunu... İznik ve Kütahya’nın çinisi... Bu arada leblebi de paylaşılamayanlar arasında; Çorum’un, Mardin’in, Kula’nın, baharatlı, şekerli, çikolatalı leblebilerini deneyin ve kendiniz karar verin.
Pazarlara gelince... Tabii, Bodrum’un haftanın her günü kurulan pazarları... Pazartesi (Türkbükü), salı (Bodrum Bez Pazarı), çarşamba (Gümüşlük/ Gündoğan), perşembe (Yalıkavak Pazarı; en popüler olanı), cuma (Bodrum sebze-meyve pazarı), cumartesi (Turgutreis Pazarı)... Tire’nin, tarihi yapılarının arasından kıvrılarak, çok geniş bir alana kurulan, alabildiğine özgün ve dinamik, tatlı dilli Egeli kadınların hakimiyetindeki Salı Pazarı. Dağ otları, köy peynirleri, zeytin ve eriştelerin yanında, çoğu yok olmaya yüz tumuş zanaatlar. Kendir urganlar, çeyizlik simli, pullu, kadife nalınlar, allı güllü saten yorganlar, keçe, iğne oyalı yazmalar, yularlar, semerler, kabak kemaneler, hasırlar, beledi dokumalar... Milas’ın, 120 köyden gelen köylülerin ürünlerini sattığı, Salı Pazarı da Tire Pazarı gibi otobüs turlarının programında. Karadeniz’de de alışveriş keyfine devam. Trabzon’un ünlü altın ve gümüş hasır bilezikleri, salı günleri Sürmene Pazarı’nda keşan, bıçak ve mısır ekmeği, Gümüşhane’ye bağlı Kelkit’in ‘zilli kilim’leri, Rize bezleri, açık pazarlarda muhlamalık peynir, Karadeniz simidi, kara üzüm ve sulu eğri sap armut... Pazar ilçesinin pazarı, perşembe günü. Hemşinli kadınlar, geleneksel puşileriyle (şar) buraya alışverişe geliyorlar. Batı Karadeniz’de, Safranbolu’nun Arasta’sı ve tüm sokakları, Amasra’daki Çekiciler Çarşısı, Devrek’in bastonları, Cide’nin sarı yazması ve aynalı yeşil sandıkları...
3-GELİBOLU SİPERLERİ/Gelibolu Yarımadası/ Eceabat- Çanakkale
Düşmanla dostluk
20. yüzyılın en büyük kara savaşlarından biri, Gelibolu Yarımadası’nda yaşandı. Bir zamanların kanlı savaş alanları, bugün artık ‘’Barış Parkı’’ olarak anılan bir açık hava müzesi. El değmemiş bir doğanın içinde, gösterişten uzak, dingin, bir o kadar da hüzünlü, çiçeklerle bezeli şehitlikler... Yarımadadaki müzelerde sergilenenler, savaşı tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Birbirlerine, uzansanız dokunacakmışçasına yakın, 1915’ten kalma siperler de öyle... Savaşın, ne denli içiçe yapıldığının bir göstergesi olarak, insanı ürpertiyor. Siperlerde başlayan dostluklar olduğu, askerlerin birbirleriyle yiyecek, tütün ve sigara kağıdı alışverişi yaptıkları biliniyor. Beklenmedik ilk çıkarmanın yapıldığı Anzak Koyu & Arıburnu Mezarlığı, Çanakkale Savaşı’na ait çarpıcı eşya ve mektupların bulunduğu Kabatepe Müzesi, Lone Pine (Tek Çam) Anıt & Mezarlığı, Mustafa Kemal’in komutasında bulunan ve ‘’size, savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’’ dediği, 57. Alay’ın Şehitliği, yarımadanın coğrafyasına en hakim noktadaki, kanlı savaşlara sahne olmuş, en yüksek tepesi Conk Bayırı, duvarlarına saplanmış topların görüldüğü Kilitbahir Kalesi, az ziyaret edilen ancak farklı bir atmosfere sahip, Morto Koyu’ndaki Fransız Mezarlığı ve Salim Mutlu Özel Müzesi, Türkiye’nin ilk özel savaş hatıraları müzesi, kaçırılmayacaklar arasında. Geçtiğimiz yıl vefat eden, 75 yaşındaki, eski bakkal Salim Mutlu’nun amatörce topladığı koleksiyonu, yarımadada savaştan geriye kalanları gözler önüne seren birçok müzeden daha zengin.
ÇANAKKALE’DEYKEN...
Çanakkale’ye 30 kilometre mesafede, bir başka savaş alanı var; Truva... Savaşın nedeni, güzel Helen’in kaçırılması gibi görünse de gerçekte yine Boğazlar, yine Anadolu’nun zenginliği...
14-HERAKLEİA’DA TREKKİNG/ Bafa Gölü
Antik Latmos... Herakleia... Bugünkü, Bafa Gölü kıyısındaki, Kapıkırı Köyü... El değmemiş, büyülü bir yer... Sanki, gökten taş yağmışçasına, garip şekilli, volkanik kayaların kapladığı Beşparmak Dağları’nın altında, uçsuz bucaksız bir göle bakan, horozları, inekleri ve ekili tarlalarıyla huzurlu bir köy. Daha yukarılarda ise bambaşka uygarlıkların bıraktığı izler; mağara insanları ve yükseklerdeki çilehanelerde inzivaya çekilen keşişler... Beşparmak Dağları’nın yamaçlarında bazen kolay bazen zorlu, ancak her biri son derece keyifli trekking parkurları var. Bizans dönemi manastırları, surlar, kral yolları, tapınaklar, tarih öncesi çağlara ait mağara resimleri... Özellikle Latmos manastırlarının en büyüklerinden biri olan Yediler Manastırı’nı ve yuvarlak bir kayanın içi oyularak kovuk haline getirilmiş ve tavanları fresklerle süslenmiş çilehanesini kaçırmayın. Manastıra tırmandığınızda, nefes kesici, göle hakim bir manzarayla karşılaşacaksınız. Çoğunlukla parkurlar işaretlenmemiş olduğundan, bir rehber eşliğinde gitmek gerekiyor. Hemen hemen bütün pansiyonlar, rehberlik hizmeti veriyorlar.
15-ÖZEL CAMİLER
Türkiye’nin dört bir yanında, hálá kullanılmakta olan, mimarileri ve süslemeleriyle özel camiler var. Burada yer verdiklerim, gördüklerimden sadece birkaçı. Mimar Sinan’ın, ‘’ustalık eserim’’ dediği, Edirne’deki muhteşem Selimiye Camii ya da sadelikle estetiğin çarpıcı bir örneği olan, İstanbul’daki Süleymaniye Camiin’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Yine Edirne’de, ön kapısının iki yanındaki devasa kaligrafilerle Eski Cami, 12. yüzyılın başlarında, bir manastır olarak yaptırılan, Pantokrator Kilisesi’nden dönüştürülen İstanbul Zeyrek’teki Molla Zeyrek Camii, caminin içinde abdest alınan, 16 köşeli, mermer şadırvanıyla sıradışı bir özelliğe sahip olan Bursa Ulu Cami, Kastamonu’ya 18 kilometre mesafedeki, 634 yıllık, çivi kullanılmadan yapılan, muhteşem kapılı, ahşap Mahmut Bey Camii, yine ahşap olan ve Anadolu’nun ağaç çatı ve direkli, düz tavanlı ulu camilerin en büyüğü ve en özgün kalabilmiş olanı Beyşehir’deki Eşrefiye Camii, Ödemiş’e 19 kilometre mesafede, Bademli Köyü’nde, çarpıcı kalem işleriyle ünlü Kılcı Mehmet Ağa Camii, simetrik olmayan mimarisi, tamamına yakın antik devşirme malzeme kullanılarak inşa edilen duvarları, sonradan ilave edilen ve açık bir merdivenle çıkılan minaresiyle Milas Ulu Cami... |