  |
| |
Siyah çikolata damarları olumlu etkiliyor
Kaliforniya Üniversitesi bilim adamları siyah çikolata tüketiminin damarların işlevini iyileştirdiğini kanıtladılar. Mary Engler başkanlığında çalışan ekip, çikolatanın içinde damarları genişletici etkisi bulunan epikatekin (Epicatechin) maddesini saptadı. Damarlardaki daralma kalp enfarktüsü ve inme riskini yükselttiği gibi kan dolaşımını da olumsuz etkiler. Journal of the American of Nutrition dergisinde yayımlanan araştırmada bitkilerden elde edilen ve antioksidan özellikli kimyasal bileşikler grubundan olan flavonoidler incelenmiş. Daha önceki araştırmalar bunların kalp dolaşım sistemi üzerinde olumlu etki bıraktıklarını göstermişti. Araştırma sırasında on bir kişi iki hafta süreyle her gün 46 gr yoğun flavonoid içerikli siyah çikolata yerken diğer bir gruba daha düşük flavonoidli siyah çikolata verilmiş İki haftalık sürenin sonunda üst kol atardamarının esnekliği ultrasonla kontrol edildiğinde ortaya şu sonuçlar çıkmış: Yoğun flavonoid içerikli çikolata yiyenlerde damar esnekliği onda bir oranında artarken ikinci grupta aynı oranda esneklik kaybı yaşanmış. Ayrıca yoğun flavonoidli çikolata içindeki epikatekin maddesinin de daha yüksek olduğu görülmüş. Engler, yüksek epikatekin değerinin atardamardaki kan akışını arttıran maddelerin etkinleştirdiğini düşünüyor.
Soyalı besinler rahim kanserini önlüyor
Şanghay Kanser Enstitüsü bilim adamları, soya açısından zengin olan besinlerin rahim kanseri riskini düşürdüğünü kanıtladılar. 1700 kalıtımcıyla gerçekleştirilen araştırma, kanser riskinin tüketilen soya miktarıyla orantılı olarak azaldığını gösterdi. Daha önceleri de soya içerikli besinlerin meme kanserini düşürdüğü ortaya çıkmış, ayrıca östrojenin kalp hastalıkları ve kanser üzerinde olumlu etkiler yaptığı tahmin edilmişti. Soya, bedendeki östrojenin etkisini yaratan isoflavonlar içermekte. Araştırmayla ilgili sonuçlar British Medical Journal dergisinde yayımlandı. Son araştırmaya Şanghay’dan yaşları 39-69 arasında değişen ve 1997 ve 2001 yıllarında rahim kanseri tanısı konan 832 kadın katılmış. Kontrol grubu da aynı sayıda sağlıklı kadınlardan oluşmaktaydı. Araştırmacılar beş yıl süreyle kadınların soya tüketimini karşılaştırınca kanserli kadınların daha az soya tükettikleri ortaya çıkmış. Bu kanser türü soya ürünlerinin tüketildiği Asya ülkelerinde (Batı ülkelerine kıyasla ) daha az görülmekte. Araştırmayı yöneten Xiao Ou’ya göre bazı sonuçların yeniden kontrol edilmesi gerekmiş. Ve BBC’den yapılan bir açıklamaya göre de yeni sonuçlardan biri de aşırı kilolu kadınların genelde soyalı besinler tükettiklerine dayanıyor.
Laboratuvarda sperma üretildi
Singapurlu bilim adamları laboratuvarda ilk kez sperma üretildiler. Yapay sperma üretiminin kısırlığa çare olabileceği sanılıyor.
Singapur Ulusal Üniversitesi’ndeki bir temsilci tarafından geçtiğimiz Cumartesi 29.5.04) yapılan açıklamaya göre araştırmacılar sperması memelilerdekine benzer bir şekilde oluşan minik Medaka balığıyla (Oryzias latipes) araştırmışlar. Profesör Hong Yunhan yönetimindeki ekip, sperma üretiminden sorumlu kök hücrelerini yalıtarak yapay olarak çoğaltmaya başarmış. Strait Times gazetesine konuşan Albert Boniot Enstitüsü bilim kadını Sophie Pison-Rousseaux, gelişmenin önemli bir adım olduğunu söyledi.
İlaç fabrikası gibi inek
Amerikalı ve Japon bilim adamlarının genetik yardımıyla yetiştirmek istedikleri BSE hastalığına (deli dana hastalığı) karşı dirençli inek ilaç üretiminde yararlanılacak.
Aynı zamanda ilaç da üreten Japon Kirin bira fabrikasından yapılan bir açıklamaya göre bir ineğe aktarılan embriyo önümüzdeki yılın başında dünyaya gelecek. Araştırmaya Amerikan Biyoteknoloji firması Hemetech de katıldı. İnekler BSE içermeyen et üretmeleri için değil kanlarından ve sütlerinden akciğer iltihabı, Hepatit C ve romatizmaya karşı ilaç geliştirmek için yetiştirilmek isteniyor. İlaçların 2013 yılına dek Amerikan pazarında satılabileceği bildirildi.
İlk yüz nakli gerçekleşiyor
İlk yüz nakli yarışı yakında sona erebilir. Amerika’daki cerrahlar, etik ve tıbbi açıdan tartışmalı olan girişimin izni için başvurdular. Doktorların isteği kabul edilecek olursa ilk kez bir hastaya ölüden alınan bir yüz aktarılacak.
Doktorları yüz nakli yapmaya teşvik eden insanların yüzlerine önemli hasarlar veren kazalardı. Ludhiana Hastanesi’nden Abraham Thomas bir hastaya bütün bir yüz aktaran ilk doktor olmuştu. 1994 yılında gerçekleştirilen bu ameliyattan sonra dünya genelinde bunun gibi iki ameliyat daha yapıldı. New Scientist dergisindeki habere göre bilim adamları bu olaylardan sonra bu tür ameliyatların sadece hastanın sadece kendi derisinden değil bağışçılardan alınan yüz derisiyle gerçekleştirilebileceğine kanaat getirdiler. Kanser, ağır yanıklar ya da köpek ısırması gibi yüzlerinde önemli hasarlar meydana gelen hastalar, kulak, burun ve göz kapakları dahil olmak üzere ölüden alınan yüzle yeni bir çehreye kavuşabilirlerdi.
Yabancı yüz derisiyle ameliyat fikri ilk kez 2002 yılında İngiliz estetik cerrahı Peter Butler tarafından ortaya atıldıktan sonra bilim adamları geçtiğimiz yılın sonunda nihayet tüm tıbbi engelleri aştıklarını açıkladılar. Özellikle de yabancı dokunun reddedilme riski ilaçlarla önlenebiliyordu. Fakat tartışma bununla bitmedi. Kraliyet Sağlık Koleji doku reddi sorunun kesinlikle tamamen çözülmediğini bildirdi. Ayrıca girişimin etik yönü ve insanların ameliyattan sonra ne gibi psikolojik sorunlarla karşılaşacakları da hala tartışılmakta. İngiltere’de tartışmalar bu şekilde sürerken, Amerika’daki Louisville Üniversitesi estetik cerrahlarından John Barker şu sıralar yüz nakli izni için başvurdu.
New Scientist dergisindeki yazıda yüz derisi naklinden sonra meydana gelecek pürüzlerin giderileceğini ve titizlikle dikileceğinden söz edilmekte. Uzmanlar doku reddini bildik ilaçlarla önleyebilmeyi umarak uygun bir hasta ve bağışçı bularak işe koyulmak istiyorlar. Barker’in ekibi Ocak 1999 tarihinde dünya genelinde ikinci el naklini yaptığında bile tüm yüz naklinin son aşamaları üzerinde çalışıyorlardı. Yeni yüze sahip olacak hastanın ölüye benzeme gibi bir ihtimali bulunmuyor diyor Baker. Çünkü farklı kafatası yapısı, yanak ve dudaklardaki yağ dokusunun eksikliği nedeniyle yüz nakli yapılan kişinin bağışçıya benzemesi mümkün değil.
İklim değişiklikleri Ay’a göre hesaplanıyor
Amerikalı bilim adamları, Dünyanın üzerindeki bulutlardan Ay’a yansıyan ışına bakarak ortalama bulut oranını hesaplıyorlar. New Jersey Enstitüsü astronomlarının Science dergisindeki yazılarına göre geçtiğimiz yirmi yıl içinde azalan bu ışın üç yıl içinde yine eski oranına kavuşmuş.
Steven Koonin başkanlığında araştıran bilim adamları uzun yıllardan bu yana dünyadan ne kadar güneş ışını yansıtıldığını ve ne kadarının Ay’a ulaştığını araştırıyorlardı. Gökyüzünde ne kadar çok bulut olursa dünyadan uzaya o denli ışın yansır. Yeryüzünün güneş ışığını yansıtma yüzdesi (Albedo) bu nedenle bulut oranı dolayısıyla da iklim değişimleri hakkında bilgi vermekte. Koonin 14 yıl önce Ay’ın üzerine düşen ışığı gözlemleyerek Dünyanın Albedo’sunu hesaplamaya izin veren basit bir yöntem bulmuştu. Yeni Ay’dan yani Güneşin Ay’ı sadece ince bir hilal şeklinde aydınlatmasından sonra Dünyadan yansıyan ışık çıplak gözle bile görülmekte. Ay bu durumda donuk bir ışıkla parlar ve bu da Ay atmosferinin eksikliğinden dolayı çok kolay değerlendirilmekte. Önceleri ara sıra yapılan gözlemler 1997 yılından beri sistematik olarak sürdürülmekte. Gözlemlerin değerlendirilmesi sırasında 1985 ila 1995 yılları arasında dünyadan yansıyan güneş ışığının azaldığı saptanmıştı. Ve iki yol sonra da azalma daha hızlı bir şekilde devam etmiş ve 2001 yılına kadar sabit kalmıştı. Astronomlar azalan yansımayı kısmen Dünyadaki iklim değişimine bağlıyor. Ancak geçen üç yıl içinde bulut oranı ve yoğunlukları hızla artınca, Dünyadan yansıyan ışık da yeniden eski parlaklığına kavuştu.
Pilotlara yeni uyarı sistemi
Fraunhofer Enstitüsü bilim adamları, tehlikeli hava türbülansları konusunda uyaran bir sistem geliştirdiler. Yeni sistemin yardımıyla ayrıca inmekte ve havalanmakta olan uçaklar arasındaki mesafeler de ayarlanarak kalkış ve iniş frekansları yükseltilebilecek. Fraunhofer Uygulamalı Optik ve Hassas Mekanik Enstitüsü araştırmacılarının açıklamalarına göre sistemin tekniği lazer ve yeni geliştirilmiş çok hafif bir ayar aynasına dayanıyor.
Thomas Peschel dört ülkenin sekiz araştırma ekibiyle birlikte iki uçak arasındaki mesafeyi saptayan optik bir sensor geliştirdi. Aletin bir prototipi şu sıralar Cessna üzerinde denenmekte. Daha sonra yolcu uçaklarında kullanılacak olan tarayıcının hava türbülansları hakkında bilgi vermesi bekleniyor. Peschel, ölçüm ilkesinin gayet basit olduğunu söylüyor. Bir lazer, uçağın önündeki hava mesafesine bir tepi gönderiyor. Aerosol veya toz parçacıklarında dağılan ışık bir detektörle kaydedilmekte. Alet, böylece Doppler etkisine bağlı olarak parçacıkların lazer ışını üzerinde mi yoksa ondan uzaklaşarak mı hareket ettiklerini saptadıktan sonra bir yazılım programı da elde edilen bilgilerden havada tehlikeli türbülansların bulunup bulunmadığını hesaplıyor. Bu ölçüm aparatı için bir saniye içinde ileri geri hareket edebilen hassas bir aynaya ihtiyaç duyulmakta. Ayar aynasının bu zorlanmaya dayanabilmesi için gayet hafif olarak tasarlanmış. Aynanın alüminyum plakası içindeki delikler, istenilen optik kalitenin elde edilmesine ve aynanın hafifliği de hızlı hareket ve çabuk fren imkanı sunuyor.
Michelangelo galiba otistikti
Bilim adamları ressam ve heykeltıraş Michelangelo’nun, otizmin biraz daha hafif bir biçimi olan Asperger sendromunu yaşadığını öne sürdüler. Journal of Medical Biography dergisindeki yazıya göre Michelangelo, yalnız bir adamdı. Bilim adamları ünlü ‘Davut’ heykelinin yaratıcısını ‘samimiyetten yoksun ve insanlardan kaçan olarak garip biri’ olarak tanımladılar. Tıpkı mimar John Nash gibi Asperger sendromu yaşayan ve sadece kendi sorunlarıyla ilgilenmekle yetinen Michelangelo’nun çok az dostu vardı. Araştırmacılar Asperger hastalarının sanat, müzik ve matematik alanlarında özel yetilere sahip olduklarından söz ediyorlar. Muhammed Arshad ve Michael Fitzgerald, zayıf iletişim yetisinin, sınırlı ilgi alanları ve olağandışı yaşam biçiminin bir sanatçıda Asperger belirtileri olabileceğini tahmin ediyorlar.
Tek tuşla biçim değiştiriyor
Piezoelektrik seramikler, elektrik akımıyla isteğe göre genişletilip, gerilebiliyor. Amerikalı bilim adamları şimdi aynı etkiyi plastik üzerinde gerçekleştirdi. Advanced Functional dergisindeki yazıya göre zar inceliğindeki polimer liflerinin %3 oranında uzatılması sırasında düşük gerilimler bile yeterli olmuş. Bu tür esnek ve kırılmaz malzemelerin, gelecekte hareketli implantlardan ensülin pompasına kadar çeşitli alanlarda kullanılabileceği sanılmakta.
‘Bildik polimerlerdeki 10’un altındaki dielektrik sabite değeri anorganik bileşiklere kıyasla göreceli olarak küçüktür’ diye açıklıyorlar bu tür piezoelektrik plastiklerdeki başlıca sorunu Pennsylvania Devlet Üniversitesi’nden Cheng Huang ve Qiming Zhang. Çünkü gerilim alanındaki bir malzemenin elektromekanik reaksiyonu, olası elastik enerji yoğunluğundan dolayı doğrudan doğruya dielektrik sabitenin büyüklüğüne bağlı. Polianilinden (PANİ) oluşan iletken polimer partikülü karışımıyla, araştırmacılar 7000’i aşan olağanüstü değerlere ulaştılar. Metre başına 16 megavoltluk gerilim alanında %2,65 oranında bir esneme saptayan bilim adamları on milimetre uzunluğunda bir modülün 26,5 mikrometre kadar genişleyebileceğini söylüyorlar. Bu alan olmadan ise tekrar özgün boyutuna büzüşmekte. Polimer karışımı aynı zamanda yalıtım plastiğinin elastik özelliklerine de sahip. Taşıyıcı plastiğin içindeki %12’lik PANİ hacmi, bilim adamlarının ölçümleriyle 470 mega paskallık esneklik sağlamakta. Araştırmacılar ultrason sayesinde homojen bir karışım elde ediyor.
Bir cam plaka üzerine sürülen polimer birleşimi kuruyarak yaklaşık 50 mikrometre kalınlığında tabakalar oluşturmakta. Bilim adamları altın elektrotlarla değişken gerilim alanları üretebilmişler. Verilen gerilimle orantılı olarak gerçekleşen uzunlamasına esneme duyarlı bir sensorla ölçülebilmiş. Pürüzlü piezoelektrik seramiklerde güçlü mekanik zorlamaya bağlı olarak meydana gelen kırılmalar bu maddede söz konusu değil.
Prezervatifte kanserojen madde
Almanya’da incelenen 32 prezervatiften 29’unda N-Nitrosamin maddesi saptandı. Kanserojen olarak sınıflandırılan maddeler mukozayla temas sırasında prezervatiften kolayca ayrılmakta. Alman Kimyasal ve Veteriner Analiz Dairesi’nden yapılan açıklamaya göre kanser uyarıcı olarak sınıflandırılan maddelerin, lastiğe esneklik veren maddeler olabileceği sanılmakta. Gerçi N-Nitrosamin oranı sağlığı tehdit edecek oranda değil ama bedenin kanserojen maddelerle teması hem gereksiz hem de önlenebilir diye konuştu laboratuar müdürü Werner Altkofer ZDF kanalında. Üstelik günde birkaç tane prezervatif kullanıldığında bedene daha fazla kanserojen bulaşabilir. Daha önceki incelemeler bedene geçecek Nitrosamin’in 1000:1 oranda bulunduğunu göstermişti. Fakat son araştırmalar sırasında çikolata tadındaki bir prezervatifte bir kiloda 660 nanogram N-Nitrosamin saptanmış ki bu mesela bebek emziklerinde izin verilen miktardan 60 kat yüksek. Altkofer’in düşüncesine göre en riskli maddeler lastiğe gerekli esnekliği verenler olabilir. Ancak N-Nitrosaminler, üreticinin uygun bir reçeteye göre çalışması halinde önlenebilir diyen uzman, prezervatif üretiminde sağlığa uygun standartların getirilmesini önerdi. |