|
AMERİKA’nın batı sahilinde gece yarısı telefonum çaldı. Arayan Ege Temsilcimiz Nedim Demirağ’dı.
‘Ahmet’i kaybettik, şimdi oraya gidiyorum’ dedi.
Saat farkından dolayı önce algılayamadım. O Ahmet’in, Ahmet Piriştina olacağı aklımın ucundan bile geçmedi.
Ama o acı gerçeği öğrenmem için 3-4 saniye yetti.
Kaybettiğimiz insan, sevgili arkadaşım Ahmet Piriştina’ydı.
* * *
Ölüm acıdır. Ama çok sevdiğiniz bir insanı kaybettiğiniz zaman, uzaklar acımasız bir travmaya dönüşüyor.
Arada 12-13 bin kilometre mesafe ve 10 saat bir fark.
O orada gece ölüyor, siz aydınlıktasınız.
Ama ölüm haberi oradan gündüz aydınlıkta geliyor, sizse karanlıktasınız.
Ölüm haberini duyunca yatağımda doğruldum. Sırtımı yastığa dayayıp bir sene öncesine döndüm.
Çeşme’de Plaza Oteli’nin rıhtımındaki o güzel geceyi hatırladım.
Ahmet Piriştina’nın oğlu Levent’in Nevda ile nişan töreni vardı.
Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Deniz sakindi. Yakamozlar ışıldıyordu.
Ahmet Piriştina her zamanki gibi sakin, sıkılgan ve utangaçtı.
O mütevazı nişan töreni bile ona şaşaalı görünüyordu.
Oysa imkánları, onun kat kat üstünde nişanlar ve düğünler yapmaya müsaitti.
O gece nişandan sonra rıhtıma oturmuş, geç saatlere kadar sohbet etmiştik.
Yarın Levent ile Nevda’nın düğünü vardı.
Ben yurtdışında olduğum için düğüne katılamayacaktım.
Ahmet’i arayıp katılamayacağım için ne kadar üzüldüğümü anlatmıştım.
Beni teselli etmişti.
Ama kadere bakın ki, ben oğlunun düğününe katılamayacağımı sanırken, onun cenazesine katılamıyorum.
Üstelik artık ona bu üzüntümü anlatma imkánım da yok.
* * *
Ahmet Piriştina ile nerede tanışmıştık?
Dün gece yarısından beri kendimi zorluyorum, hafızamın en ücra köşelerini didik didik arıyorum. Ama bir türlü bulamıyorum.
Herhalde biz onunla tanışık doğmuştuk.
Sadece ben mi?
Dün Türkiye’de yayımlanan gazetelerin manşetlerine baktığım zaman, telefonla konuştuğum insanların üzüntülerini dinlediğim zaman anlıyorum ki, sadece ben değil çoğumuz, hepimiz onunla tanışık doğmuşuz.
Hepimiz onu çok sevmişiz.
Çok içten sevmişiz. O kendini bize sevdirmiş, biz de sevgide çok cömert davranmışız.
Demek ki akraba olmak için ille de kan bağı gerekmiyormuş. Bazen bir bakış, bir duruş, bir duygu, bir varoluş kan bağından daha kuvvetli irsiyete dönüşüyormuş.
Ahmet’le nerede tanıştığımızı bir türlü çıkaramadım.
Belki eski solculuk yıllarımızdan, belki sosyal demokrat dönemlerimizden, ama mutlaka çok daha derin ortak duygulardan gelen bir akrabalığımız varmış.
Geçen ay İzmir’e gittiğimde bir pazar günü buluşacaktık.
Ama çok yorgundu. Benim de zamanım çok sınırlıydı.
Demek ki nasip değilmiş, görüşemedik.
Ama telefonla sık sık konuşuyorduk.
* * *
İki yıl önce cenaze arabalarından söz etmiştik.
Ona kaptıkaçtı gibi cenaze arabalarının İzmir’e hiç yakışmadığını söylemiştim.
‘Haklısın, bu beni de rahatsız ediyor’ demişti.
O konuşmamızdan 3 ay sonra bir gün beni aramış, ‘Hani o mesele vardı ya, senin de hoşuna gidecek bir şey hazırladık’ demişti.
Beyaz cenaze arabaları yaptırmıştı.
Ahmet Piriştina İzmir’in çocuğuydu.
Ama artık hepimiz biliyoruz ki, o Türkiye’nin sevgilisiymiş.
Meğer onun gibi siyasetçilere, onun gibi yöneticilere ne kadar çok ihtiyacımız varmış.
* * *
Türkiye bugün Ahmet Piriştina’yı uğurluyor.
Ben uzaklardayım. Oğlunun düğününe katılamayacaktım, oysa cenazesine katılamıyorum.
Oturduğum yerde kilometrelere, okyanuslara, uzaklara, aralara lanetler okuyorum.
Ama bütün bu elem içinde bir tesellim var.
İzmir bu mevsimde güzeldir.
Ama Ege ilkbaharda en güzeldir.
Ahmet hiç olmazsa ilkbaharı gördü.
Papatya mevsimini, enginar mevsimini yaşadı diye düşünüyorum.
Dedim ya, araya uzaklar girince travmanızı atlatmak için tesellilere sarılıyorsunuz.
Ama bütün bunların ötesinde hepimiz adına bir şey söylemek istiyorum.
Bugün Narlıdere’de mütevazı bir mezarlıkta toprağa vereceğimiz insan, bütün insanlık okullarından pekiyi dereceyle mezun olmuş bir halk çocuğudur.
Güle güle sevgili arkadaşım.
Daha şimdiden İzmir’in bütün sokaklarına senin adını taşıyan gönül tabelalarımızı astık.
Görünmeyen ama hepimizin gördüğü o güzel tabelaları. |