|
Reyan TUVİ
Faustina Hamamları’nda, Nehir Tanrısı Maiandros’un baş köşede, keyifle yan gelip yatışına bakarak, Miletliler’in başına açtığı beladan, kendisini hiç de sorumlu tutar gibi bir hali olmadığını geçiriyorum aklımdan... Oysa Milet halkı, ona dava bile açmıştı.
Tanrıydı belki ama bu kadarı da fazlaydı... Tam da Milet’in gelecek için büyük planlar yaptığı, bir liman kenti olarak serpildiği sırada, Maiandros, onları denizden çok uzağa attı. Kıyısında gezindikleri masmavi sular ve ticaretin kalbi olan limanı, bir bataklığa dönüştü.
Bu felakete uğrayan diğer kentler, bugüne dek ayaklanmadıysa, Miletliler de suskun kalacak değildi ya... Halkın, acımasız tanrılarına karşı açtığı davada, yargıç kentleri elden gitmek üzere olan Miletliler’i haklı buldu ve tanrıyı, onlara ceza ödemeye mahkum etti. Zaten Nehir Tanrısı’nın tapınağında para sorun değildi ve rahipler bu parayı, tanrıları adına tıkır tıkır ödediler. Oysa Maiandros bir tanrıydı ve asla ders almazdı...
TANRI GİBİ TAPILDI
Nitekim, bildiğini okudu... Ege’nin denize açılan liman kentlerini, yolu boyunca taşıdığı alüvyonlarla doldurmayı sürdürdü, buraları yaşanamaz hale getirdi. Bataklıklar sivrisinekleri davet etti, sivrisinekler de sıtmayı... Halk neye uğradığını anlayamadan ölüyordu. Bunu bir lanet sandılar ve görkemli kentlerini, arkalarına bakmadan terk ettiler. Dolan limanlara artık ticaret gemileri gelmez olmuştu... Tiyatrolar, tapınaklar, mermer caddeler ıssızlaştı ve unutuldu... En büyük darbeyi, çağının en zengin üç kentinden biri olan Efes aldı. Zenginliği, doğu ile batı arasındaki deniz ticaretinden gelen Efes, ne yaptıysa yabancı gemilerin tekrar gelmesini sağlayamadı. Kanallar açtı, gümrük almayacağını ilan etti, ancak hem sıtma korkusu hem de limanın dolması, yabancıların buraya gelmesini engelledi. Zamanla bu beyaz mermer kent, en fakirin bile yaşamak istemediği bir yer oldu.
İlkçağlarda bir tanrıymışçasına tapınılan Büyük Menderes Nehri’nin üzerinde, balıkçı Hasan’ın kayığıyla, Menderes Deltası’nın denize döküldüğü yere doğru ilerliyoruz. Toprak bir yolla da ulaşılan ve balıkçıların ‘’kafa’’ dediği bu noktada, uçtukça kanatlarının altından pembe- kırmızı tüyleri görünen flamingolar, kendilerine özgü sesler çıkarıyor ve sığ suda besleniyorlar. Şafakla birlikte, suyun iki yakasında sıralanan sazlıktan barınaklarına dönen balıkçılar, önce yakaladıkları karidesleri ağlardan ayıklıyor, sonra da dolanmış ağları, saatlerce uğraşarak çözüyorlar. Kimileri ortağıyla balığa çıkıyor, kimilerine de hanımları yardım ediyor. Deltanın denize açıldığı yer ürpertici. O noktada, durgun Menderes, yelkenini rüzgara açıyor ve denizin beyaz köpüklerine karışıyor.
Garip, değil mi? Şimdi balıkçıların ‘’bereket’’ine bel bağladıkları, ovasında pamuğun, incir, üzüm, tütün ve meyvenin yetiştiği Menderes, bir zamanlar uygarlıkları silip süpürmüştü... Bazı yaşamlara set çekti, bazılarının önünü açtı...
Zıtlıkların birarada varolduğu Büyük Menderes’in bu yolculuğunda, ancak ona eşlik ederek bir şeylerin farkına varıyor insan. Yoksa, oldukça kafa karıştırıcı bir akış onunkisi. Priene- Milet yolu üzerinde, eski bir Rum köyü olan Güllübahçe var. Zakkumların evlerin duvarlarından döküldüğü köyün tepesindeki heybetli kilise, 1955’lere kadar cami olarak kullanılmış. Evinin yolunda, eşeğiyle birlikte durup, bana ıssız köyünü tanıtan Hüseyin Amca, Rumlar’ın hálá bu kiliseyi ziyaret ettiklerini söyleyerek ekliyor; ‘’yalnız utanırız biz kilisenin durumundan...’’ Güller de var bahçelerde ama asıl çarpıcı olan buradan Söke Ovası’nı seyretmek. Bu manzaradan sonra, Menderes’in yüzünden, Prieneliler’in kurmak zorunda kaldıkları ikinci kenti geziyorum. Priene’de, otobüsler dolusu turist, antik çağın en önemli kentlerinden birini görmeye gelmiş. Menderes’in yaptıklarını burada kavrayamadılarsa, Milet’e gittiklerinde, belki de hamamda karşılaşacakları Maiandros’ta, sorularının cevabını bulacaklar.
BALIKLAR SAHİDEN GÜNLÜK
Priene ve Doğanbey köyünden sonra, yolun artık bittiğini gösteren bir levhayı geçince, Büyük Menderes’in en büyük lagünü Karine’ye varılıyor. 1996’da kasten çıkartılan bir yangında, buradaki restoranlar, balıkçı barınakları, bahçeler, tarlalar, Yunanlılar’ın 1915’te burayı terk etmeden önce kullandıkları eski gümrük binaları ve güzelim orman yanmış. Bugün burası, doğal SİT alanı, aynı zamanda da askeri güvenlik bölgesi. Buradan ileriye geçilemiyor. Tek görebildiğim, balıkçılar ve eski bir taş evden dönüştürülen Sahil Balık Restaurant var. Restorana girdiğimde, elektriklerin kesik olduğunu anlıyorum. Burayı işleten kalabalık aile, bir masanın başında oturmuş, karanlıkta sarmısak ayıklıyor. Baba Sabahattin Bey’in, karısı, kızı, gelini ve oğluyla birlikte, yangından hemen önce açtığı restoranıyla ilgili sıkıntısı büyük. Karine’de elektrik yok... Elektrik direklerinin yerin altından geçmesi şart koşulduğundan, yıllardır bekliyorlar. Ancak müşteri geldiğinde, jeneratörü çalıştırabiliyorlar. ‘’Yok’’ demek ağırlarına gidiyor, o yüzden aile, her sabah el birliğiyle, mezeleri yapıyor, balıkları satın alıyor, ancak buzdolabı devamlı çalışmadığından, o gün hiçbir müşteri gelmezse, her şey atılıyor. ‘’Balıklar gerçek anlamda günlük’’ diyor Sabahattin Bey ve ekliyor; ‘’zaten başka türlü mümkün değil. Bazen birileri bizi bezdirmeye mi çalışıyor, diye merak ediyorum...’
Kıvrıla kıvrıla akan bir nehir düşünün... Hem tanrılaştırılsın, hem de mermere oyulsun... Hem kızdırsın, hem de ilham kaynağı olsun... Menderes Nehri, ne yaparsa yapsın, hep baş tacı edileceğini biliyordu. Yaşamı altüst ettiği kentlerde bile, kıvrımları sanatçıları büyüledi ve mermerler onunla süslendi. Asırlar sonra, buralara yerleşmiş olan Türkler’in yaptığı halıları çevreledi... Kadınların kolyelerinde, boyunlarına dolandı... Dolandıkça, sonsuzluğun simgesi oldu. Bugün, dünyada konuşulan birçok dilde, kıvrımlı olan her şeye ‘’maiandroslamak’’ deniliyor. Hatta, dolambaçlı yollara başvuran ve sözünden dönen kişiler için de bu deyim kullanılır olmuş. Acaba Miletliler, bir taraftan Nehir Tanrısı Maiandros’u dava ederken, bir taraftan da Apollon Tapınağı’ndaki kahinlerden yazgılarını öğrenmek için Didyma’ya kadar uzanan mermer bir yol yapacak kadar çaresiz miydiler?
Büyük Menderes’in yolculuğu devam ediyor...
HEM REHBER, HEM ŞIK BİR HEDİYE
‘Büyük Menderes’in Sularında-Priene Milet Didim’, bölgeyle ilgili okuduğum ve yararlandığım, en ciddi ve keyifli çalışmalardan. Gürol Sözen, Zeynep Sözen ve Münir Ekonomi’nin yazdığı, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından basılarak, satışından elde edilen gelirin gençlerin eğitimi için kullanıldığı kitap, bu kentleri ve o günden bugüne süregelen yaşamı, ilginç detaylarla ve bazen de esprili bir dille anlatıyor. Yazarların, bu bölgede yaşamalarının ve burayı sevmelerinin, kitabın başarısında katkısı büyük. Ali Konyalı’nın fotoğrafları ve grafik tasarımıyla da dikkat çeken kitap, ‘’Büyük Menderes’in sularında’’ gezinmek isteyenler için bir rehber ve dostlarınıza verebileceğiniz şık bir hediye. (İngilizce ve Türkçe. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, İzmir, 0232 482 22 00)
BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM
Büyük Menderes’in Ege Denizi’ne açıldığı yere doğru balıkçı motoruyla gitmek ve nehrin yolculuğunu daha iyi hissetmek
Güllübahçe’den bereketli Söke Ovası’nı seyretmek
Milet Tiyatrosu’nun en üstüne çıkıp, Menderes’in çağlar boyu yarattığı değişimi daha iyi anlamak
Sessizliğine gömülmüş, İlyas Bey Camii’ne varıp, umduğunuzdan fazlasını bulmak
Menderes Deltası’nın flamingolarını dürbünle izlemek
Priene’nin doğal kayaya oyulmuş basamaklarından Akropol’e çıkmak
Eski Doğanbey köyünün tepesine çıkıp zeytin ağaçlarının üzerinden deltayı seyretmek
Priene’nin Gymnasium’unda, öğrencilerin taşlara kazınmış isimlerini bulmak
Balıkçı barınaklarında, yalnızlığa alışkın, hoş sohbet balıkçılarla çay içmek
Milet’in görkemli Faustina Hamamları’nı gezip, Romalılar’a, günlerinin büyük bir bölümünü burada geçirdikleri için hak vermek |