24/05/2004 anasayfa>>> <<<önceki gün   bugün   sonraki gün>>>
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Politika
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Gezi
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon
HÜRRİYET EKLER
Bilim
e.yaşam
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Cumartesi
Cuma
Kelebek
Seyahat
24.05.2004
Lizbon
 

Halil BEYTAŞ

Lizbon’a Boğaziçi Köprüsü’ne benzeyen 25 Nisan Köprüsü’nden baktığınızda bir İstanbul manzarasıyla karşılaşacaksınız. Evet, Lizbon topografik özellikleriyle bir hayli İstanbul’u andırıyor. Üstelik bütün önemli Roma şehirleri gibi yedi tepe üzerine kurulu.

Ama tarihine, Brezilya’dan Makao’ya uzanan denizaşırı bir imparatorluğun kültürel etkilerini ekleyince, neden Lizbon sokaklarında, saray ve katedrallerinde Avrupa’nın bütününden ayrılan bir mimari ve bezeme sanatının olduğunu anlayacaksınız...

Romalılar 1. yüzyılda Tajo Nehri kıyısındaki Lizbon’a geldiklerinde yorgundu. Çünkü zengin demir yatakları nedeniyle mutlaka ele geçirmek istedikleri İber Yarımadası’nın yerli halkı Kelt İberler, onları hayli uğraştırmıştı. Ama bu kıyılara geldiklerinde, bugünkü Sao Jorge Kalesi’nin bulunduğu tepede MÖ 1200 yılında Fenikelilerce kurulmuş olan koloni, bir yandan okyanusu gözlerken, bir yandan da artık Hispania adını almış olan yarımadanın içlerine kadar giren Tajo Nehri’ni kontrol ediyordu. Ve artık bu toprakların adı Romalıların kayıtlarında Lusitanya olarak geçecekti.

Lizbon Romalıların ardından Alanlar ve Vizigotlarla tanıştı. Araplar Lizbon’un çekirdeğini oluşturan ‘castrum’u onlardan devraldıklarında, Romalıların aksine son derece zinde ve enerjiktiler, çünkü atlarıyla birlikte Cebelitarık Boğazı’nı geçeli beş yıl bile olmamıştı. 716 yılıydı ve bu uzun hakimiyet 1147 yılına kadar sürecekti.

Bu tarihi bilgilere, Brezilya’dan Makao’ya uzanan denizaşırı bir imparatorluğun kültürel etkilerini de ekleyince, Lizbon sokaklarında, saray ve katedrallerinde gözleyebileceğimiz ve Avrupa’nın bütününden ayrılan ayrıksı mimarinin ve bezeme sanatının kökenlerini açıklamış oluyoruz.

İSTANBUL MANZARASI

İspanya yönünden Lizbon’a yaklaştığınızda daha Tajo’yu geçmeden sizi dev bir İsa heykeli karşılayacak. Salazar döneminde yapılan bu heykel Rio de Janeiro’daki heykelin hemen hemen aynısı. Heykeli geçip bizim boğaz köprüsüne çok benzeyen, ama Expo 98 nedeniyle nehrin daha üst kısmında inşa edilen Vasco de Gama Köprüsü’nden sonra eski görkemini biraz yitiren köprüden baktığınızda bir İstanbul manzarasıyla karşılaşacaksınız. Evet, Lizbon topografik özellikleriyle bir hayli İstanbul’u andırıyor. Üstelik bütün önemli Roma şehirleri gibi yedi tepe üzerine kurulu.

İş çıkışı trafiğine yakalanmadıysanız, Lizbon’un kalbi denebilecek Rossio’ya ulaşmanız uzun sürmeyecektir. Resmi adı IV. Dom Pedro olan bu meydan, onu çevreleyen ve Lizbon’un görülmeye değer yerlerini oluşturan mahallelerin buluşma noktasını oluşturuyor. Meydanı çevreleyen çok sayıda kafeteryadan birinde yorgunluk atabilirsiniz. Ama yukarıda sözünü ettiğimiz farklı bir cephe mimarisi görmek isterseniz, meydana bakan ‘neomanuelino’ stilindeki Rossio İstasyonu’nu mutlaka görmelisiniz.

Roma’da Romalılar gibi davranılır. Karaya sırtını dönmüş bu ülkede, özellikle de Lizbon’da mutlaka balık ya da deniz mahsullerini tercih etmelisiniz. Yalnız kahve zevkini bir başka mekana saklamakta fayda var. Hemen belirtelim, Portekiz dışında içilen kahveler Portekizliler için her zaman bir alay konusudur. Deneyip kararı siz verin.

Akşamüstü serinliği çöktüğünde, yönünüzü Lizbon’un en ilginç mahallelerinden biri olan Alfama’ya çevirebilirsiniz. Elbette hafif bir yokuştan ağır adımlarla tırmanmayı göze alarak ve ara sokaklardaki nehir, okyanus ve şehir manzarası sunan küçük meydanlarda molalar vererek... Alfama, yoksulların, sanatçıların, metropol yaşamından sıkılıp yerel insani ve mimari peyzajın özlemini çeken Avrupalı ve Amerikalı entelektüellerin mahallesi. Evden eve asılan çamaşırlar, sardunyalı pencerelerde sigara içen çizgili pijamalı ve atletli şişman adamlar, satıcılarla sohbetleri alışverişlerinden uzun süren yaşlı kadınlar size bir yerlerden tanıdık gelecektir. Alfama’da programlı bir gezinin ne gereği, ne de alemi vardır. Arada kaybolun ve her şeye, her yere burnunuzu sokun. Her şehir bir tepeden görülmelidir. Lizbon için ideali ise şehrin ilk kurulduğu yer olan Sao Jorge Kalesi’dir. Şehri diğer taraftan ve tepeden görmek isteyenler Chiado’daki Santa Justa Asansörü’nü de kullanabilir.

Lizbon size çok sayıda müze seçeneği de sunar. İstanbullu bir hemşerimiz tarafından kurulan ve bizim için biraz da hazin bir öykünün konusu olan Gülbenkyan Müzesi (Metro, Palhava istasyonu), Belem’de bulunan Deniz Müzesi (Otobüs, 28PC ve 49MP), Ulusal Arkeoloji Müzesi (Otobüs, 28PC- 49MP), meraklısı için Rossio’da yer alan Kukla Müzesi, Lizbon’da dikkatinizi çekecek olan seramiklerin tarihsel gelişimini görmek için Ulusal Çini Müzesi (Otobüs, 42) bunlardan bazıları. 



Ana Sayfa | Son Dakika | Tüm haberler | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Bilim-Teknoloji | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım
© Copyright 2004 Hürriyet
www.hurriyetkurumsal.com