|
Reyan TUVİ
Masmavi deniz, tapınağın sütunları arasında dalgalanıyor, antik kent güneşin altında parıldamaya devam ediyor
Otogardan kalkan traktör, adeta pamuk toplamaya giden köylüler gibi arkaya doluşan turistleri alıp, antik kentin kemerli kapısının altından geçer ve Pamfilya’nın en görkemli tiyatrolarından birinin önünde bırakırdı. Turistin, bu ender rastlanan, eğlenceli Türkiye deneyimi, tamamıyla Side’ye özgüydü.
Bu köhne traktörden inip gladyatörlerin vahşi hayvanlarla boy gösterdiği, antik tiyatroya girmek, turistlerin ilk izlenimlerinde baş döndürücü olmaya yetiyordu. Yıllar sonra, Side’ye geldiğimde, traktörü kasası yenilenmiş ve boyanmış buldum. Yerinde, gıcır gıcır bir ‘’Can Tren’’ duruyordu.
Eski Side’ye de aynen böyle oldu... Giritli göçmenlerin, buraya yerleştiklerinde kurdukları Selimiye adlı balıkçı köyü, tanınamayacak kadar değişti. Antik kent ve liman kalıntıları da olmasa, burasını ‘güneş, deniz, eğlence’ için, sıfırdan inşa edilmiş bir turizm kenti sanmak, ayıplanacak bir hata olmazdı. Side, bir dönem, Türkiye’nin en yoğun turist akınına uğrayan bölgesiydi. O zamanlarda başlayan yapılaşmanın önü alınamadı, tüm olup bitene seyirci kalındı ve köy elden gitti.
ALIŞVERİŞÇİ TURİSTLER SÜTUNLU CADDELERDE
Antik Side, bugünkü Side’nin içinde boğulmuş gibi duruyor. Ancak, Side’nin içlerine doğru birkaç adım attıktan sonra, başka türlü bir hisse kapılıyorum. Ne yapılaşma, ne paket turlar, ne de çarşının kalabalığı, Side’nin kalıntılarına gölge düşürebiliyor. Yıllık tişört ihtiyacını çarşıdaki yüzlerce dükkandan karşılamış, torbalarını yüklenmiş alışverişçi turistler, sütunlu caddelerden geçip gidiyor, kemerli kapıdan son model arabalar geçiyor, Konsollu Ev’in mozaik döşeli tabanının yanındaki asfalt yolda trafik akıyor, Devlet Agorası’nın altındaki Büyük Plaj’da turistler denize giriyorlar, Ay Tanrısı Men’e adanmış tapınağın yanındaki şark köşesinde, turistler yayılmış keyif yapıyorlar...
Yine de antik kent, güneşin altında parıldamaya devam ediyor.
Bazen mermer caddelerde, bazen de kumda yürüyerek kalıntıların arasında dolaşıyorum. Kumulların tepesine çıkınca, engin bir deniz görünüyor. Bir zamanlar, korsanların kontrolündeki yasadışı esir pazarıyla zenginleşen bir liman kentinin sahiplendiği deniz bu...
Masmavi bir deniz, liman ve gemicilerin koruyucu tanrısı Apollon’a adanan tapınağın bembeyaz mermer sütunları arasında dalgalanıyor.
AĞAÇLAR ARASINDA LAHİTLER, HEYKELLER
Kısa bir süre sonra da güneş, sütunlara yaslanarak batacak. Side’nin yeniden ayaklanan simgesi, bu tapınak. Balıkçılar, ‘’deniz müsaade etmiyor’’ diyerek, sert hava yüzünden, birkaç gündür balığa çıkmıyor, zamanı ağları tamir ederek geçiriyorlar. Rıhtımda turistler teknelere binerken, Balıkçıklar Çayevi’nde Side’nin yaşlıları toplanıp kağıt oynuyorlar.
Kayıkların bağlandığı kıyıda, bir duvara yaslanmış minyatür kahvede, sabaha kadar közde çay yapılıyor.
Arka sokaklarda dolaşmak acı verebilir. Özellikle balkonlarından begonvillerin sarktığı eski Side evlerinin ne hoş olduklarını hatırlıyorsanız...
1895’te Side’ye yerleşen Giritliler’in yaptıkları taş ve ahşap köy evleri, bu sokakların en belirgin karakteristiğiydi. Şimdi mumla aramak gerekiyor. Limana doğru inen yolun iki yanındaki eski evlerin hemen hepsi dükkan artık. Belki hálá yukarıda bir iki cumba kalmıştır diye kafamı kaldırıp yukarı bakıyorum.
Side Müzesi içimi açıyor... Ağaçların altında lahitler, sütunlar, heykeller, kabartmalar var. Bahçe denize açılıyor ve burası bütünüyle Side’nin en çarpıcı yapılarından. Bir Roma hamamından dönüştürülen müzenin bahçesinde sergilenenler, içeridekiler kadar etkileyici.
Side’de kazılar, 1940’lı yıllarda, Ord. Prof. Arif Müfid Mansel’in başkanlığında başlamış. Hamamın yıkanma bölümü kaldariuma girerken, solda Mansel’in anısına yapılmış küçük bir büst var. Kaldariumun ortasındaki, yarı tanrı ve kahraman Herakles’in heykelinin önündeyim. Arkaya doğru kıvırdığı eliyle elmaları tutuyor. Herakles’in işlediği günahın affedilmesi için, tam 12 marifet sergilemesi gerekiyor. Bunlardan biri de, üç tanrıça tarafından korunan altın elmaları koparabilmek...
Dünyayı omuzlarında taşıdığına inandığı ve tanrıçaların babası olan Atlas’tan yardım istiyor.
Atlas, elmaları koparmaya gittiğinde, Herakles onun yerine dünyayı omuzlarında taşıyor.
Karşımdaki Herakles, elmaları elde etmenin rahatlığı içinde ve dünyayı Atlas’a teslim ettikten sonra dinleniyor. Aynı bölümde, zarafet, bereket ve güzelliği temsil eden, Üç Güzeller (Kharitler) var. Kafaları, kolları ve bacakları olmamasına rağmen, duruşları ve vücut kıvrımları, simgeledikleri kavramları anlatmaya yetiyor.
Sabahları, çöp kamyonları, balıkçılar ve fotoğraf meraklılarından başka kimse yok Side’nin sokaklarında.
Gecelerin çılgın eğlence mekanları suskun. Selimiye Mahallesi ve Nar Sokak da öyle...
Yaz geliyor, yakın bir zamanda, bu sokaklarda yürümek zorlaşacak. Turistler, Side’nin adını aldığı nar ağaçlarının yerine dikilen pansiyonlara yerleşecek, boyalı, yepyeni bir traktöre binerek, antik kentin kemerli kapısından geçip, tiyatronun önünde inecekler...
BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM
Apollon Tapınağı’nda, günbatımı konseri dinlemek
Side ‘Yaya Yolu’ndan yürüyerek, deniz fenerine ulaşmak
Oymapınar Barajı’nı yüksekten seyretmek
Side’de geceyarısı, deniz kıyısında közde çay içmek
Eski Side evlerini görebilmek için, arka sokaklarda yürümek
Side Müzesi’ni gezdikten sonra bahçesinde dinlenmek
Deniz manzaralı, Barlar Sokağı’na uğramak
Antik kentin içlerine kadar yürümek
Titreyengöl- Sorgun sahillerinde atla dolaşmak |