  |
| |
Şizofreni tanısında yeni bir yöntem
Basit bir beyin taraması, sıkıcı psikiyatrik testleri gereksiz kılacak. Amerikalı bilim adamları şizofrenlerin beyinlerinde sesleri algılamadan sorumlu bölgede alışılmışın dışında bir etkinlik işareti saptadı. Bu, sağlıklı insanlarınkinden çok farklı olduğu için güvenirli teşhis olanağı sunuyor. Yale Üniversitesi’nden Vince Calhoun’un konuyla ilgili yazısı Biological Psychiatry dergisinde yayımlandı. Şizofreni en ağır psişik hastalıklardan biri. Gerçeklik kavramından uzaklaşan şizofreni hastalarının tüm kişilikleri alt üst olur. Kuruntu, halüsinasyonlar, düşünsel ve duygusal bozukluklar ve hareketlerde değişim başlıca belirtilerdir. Ancak tüm bu semptomlar diğer psişik hastalıklarda da görüldüğü için şizofreni tanısı zordur. En sık görülen duyu yanılsamaları arasında akustik halüsinasyonlar yer alır, yani hastalar garip sesler duyar. İşte Calhoun bu bilgiden yola çıkarak akustik algılamadan sorumlu beyin bölgesini inceleyerek özel bir motif saptamış. Şizofreni hastalarının işlevsel manyetik rezonans görüntülerinde işitme merkezine ait olan temporal girus bölgesinde ortaya çıkan farklı motif sayesinde bilim adamları tanımadıkları bir grup içinde hastalığı %95’lük bir doğruluk payıyla teşhis etmişler.
Kopya sığırlar kanser tedavisi için antikor üretiyor
Avusturyalı ve Alman bilim adamları transgenetik kopya danaların kanından amaca uygun protein üretmeye başardı. Laboratuarda çok zor elde edilebilen protein, kanser terapisinde antikor molekülü olarak kullanılacak. Konuyla ilgili yazı PNAS dergisinde yayımlandı.
Bazı yaşam süreçlerini harekete geçiren protein maddeleri son zamanlarda tıpta biyolojik ilaç olarak kullanılmaya başlandı. Son derece etkili ve uzmanlaşmış maddeler genelde bakteri veya mantar gibi genetik değişimden geçirilen hücre kültürlerinden kazanılır. Ancak bu süreç bazı durumlarda o kadar karmaşıktır ki bu yöntemle ilaç üretimi imkansız hale gelir. Tübingen Üniversitesi’ne bağlı Hücre Biyolojisi Enstitüsü’nden Gundram Jung ve Ludger Grosse-Hovest, Münih Üniversitesi ve Viyana Veterinerlik Tıbbı Üniversitesi’ndeki meslektaşlarıyla birlikte dananın embriyon bağdokusu hücrelerine protein genini aşılayarak kopya tekniğiyle söz konusu proteini üreten dokuz kopya inek üretmişler. Araştırmanın amacı çift yönde uzmanlaşmış bir antikor elde etmekti. Bu tür antikorlar mesela tümör ve bağışık hücresi gibi iki farklı hücreyle birleşerek tümöre karşı bir bağışıklık reaksiyonunu harekete geçirebiliyorlar.
Tübingen’deki ekip tarafından geliştirilen karmaşık antikor molekülü bu görevi gayet iyi yerine getirebiliyorsa da genetik değişimden geçirilen hücrelerin kültüre alınması da dahil olmak üzere bildik yöntemlerle yeterli miktarda üretilememekte. Fakat Münih ve Viyana’da transgenetik hayvanlar sayesinde başarıyla üretilen biyolojik anti-tümör etki maddesi yakında hastalar üzerinde denenecek.
Başkalarının hatalarıyla da öğrenmek mümkün
Beyin için bir şey fark etmiyor. Kendisi veya başkaları tarafından yapılan hatalarda aynı beyin bölgeleri etkinleşmekte çünkü. Sonuç Hollanda’daki Nijmegen Üniversitesi’nden Hein van Schie başkanlığında çalışan ekibe ait. Nature Neuroscience dergisinde yayımlanan araştırma sırasında bilim adamları önce deneklere bazı görevler vermişler. Denekler daha sonra aynı görevi yerine getiren diğer denekleri izlemişler. Ve bu sırada deneklerin beyin akımlarını 47 elektrotla ölçen bilim adamları hatalı yanıtlar sırasında EEG’de belli başlı bir motifin oluştuğunu saptamışlar: Gerek hareket merkezi gerekse beyinde bir tür alarm sistemi gibi işleyen ön ‘cingular cortex’ bölgesi hataya tepki gösteriyor.
Araştırmacılar ilginç bir şekilde diğer insanların hatalarını izleyen deneklerde de benzer motifle karşılaşmış. Beynin bu reaksiyonu gözlem yoluyla öğrenmede çok önemli, diyor bilim adamları. Daha önceki araştırmalarda da belli başlı hareketlerin izlenmesi sırasında doğrudan hareket merkezinin etkinleştiği saptanmıştı. Bu da gözleme dayalı öğrenmenin en az deneyerek öğrenme kadar etkili olabileceğini göstermekte. Schie’ye göre bu tür öğrenme süreçlerindeki hatalar, elde edilen deneyimlerin daha sonraki davranışları biçimlendirmelerinde anahtar rolü üstleniyor.
Cildin yaşlanmasından hücreler sorumlu
Clarkson Üniversitesi’nde İgor Sokolov başkanlığında çalışan ekibinin son araştırmalarına göre, cildin yaşlanmasında sanıldığı gibi kolajen gibi proteinlerin neredeyse hiçbir rolü yok. Cildin yaşa bağlı olarak sertleşmesi cilt hücrelerinin işlevlerini yitirmesiyle ilgili. Potsdam Üniversitesi’nden (ABD) yapılan açıklamaya göre yeni bulgular damar sertliği, eklem uyuşukluğu ve Alzheimer gibi hastalıklara karşı yeni terapilerin geliştirilmesinde yararlı olabilecek.
Epitel hücreleri olarak adlandırılan cilt hücreleri, cilt dışında, damar, böbrek, karaciğer ve beynin üzerinde de bulunur. Hücrelerdeki ‘gerginliğin’ ilerleyen yaşla birliktene şekilde değiştiğini şimdi Sokolov özel bir yöntemle gösterebiliyor. Bilim adamları güçlü mikroskopla hücre iskeletlerinin gerilim gücünü her hücreye milimetrenin beş binde bir çapında bir iğne batırarak ölçmüşler. Sonuç: genç hücreler, yaşlı hücrelere kıyasla iki ila on kat esnek. Yaşlılığa bağlı hastalıkların çoğu yüzeydeki hücre tabakalarındaki esnekliğin kaybolmasına dayanır.
Gerçi bilim adamları bunu uzun süredir biliyorlardı ama kaynağını hücre dışındaki proteinlerde arıyorlardı. Aralarında kolajenin de yer aldığı bu proteinler hücre tabakalarını bir tür yapışkan gibi örter. Terapiler de bu yüzden proteinlere yönelik olarak geliştirilmiştir. Skolov ve ekibi şimdi esneklik kaybının doğrudan doğruya hücrelerin içinde meydana geldiğini buldu. Artan gerginlik hücre iskeletindeki liflerin yoğunlaşmasıyla açıklanmakta. Hücre gövdesi tıpkı sayısız çapraz kirişlerle desteklenen demir iskelete benziyor diyor araştırmacılar. Yeni bilgiler yaşlılığa bağlı olarak gelişen çok sayıda hastalığın tedavisinde değişiklilere yol açacak.
Kansere karşı süper mikrop
İngiliz bilim adamları E.coli bakterisini, farelerdeki tümör hücrelerini ilacı almaya hazır hale getirecek şekilde değişimden geçirdi. Konuyla ilgili haber Nature dergisinde yayımlandı. Londra’daki Hammersmith Hastanesi’nden Georges Vassaux, ilave gen aşıladığı E.coli bakterilerini farelerin tümörlerine enjekte ederek tümörleri öldürmeye başardı. Genlerinden biri bakterilerin tümör hücresine girmesini kolaylaştıran bir proteinin bilgilerini içermekte. Diğeri ise mikroplara hücre içeriklerinin boşaltılmasına izin veriyor. Bu şekilde bakterideki doğal bir enzim, tümör hücresine girerek, 6-MPDR kanser ilacını etkinleştirmekte. Protein etkinleştirilmediği taktirde etkili olmuyor, oysa E.coli enzimi bunu son derece etkili bir zehre dönüştürmüş. Üstelik ilaç, kanser hücresini öldürürken bildik kemoterapiler gibi etraftaki dokuya zarar vermiyor. Araştırma sırasında işlemden geçirilen tümörün üçte biri üç hafta içinde yok olmuş ve geriye kalan tümör hücreleri de tamamen ölmüş. Yöntem, özellikle de metastaz oluşturmamış tümörlerin tedavisi için uygun görülmekte. Diğer bazı araştırmacılar ise genetik değişimden geçirilen bakteriler yerine anaerob yani sadece oksijensiz ortamda dolayısıyla da tümör hücresi gibi oksijen açısından zayıf olan dokularda yaşam bulan mikroplarla çalışıyorlar.
En büyük akvaryum
Dünyanın en büyük akvaryumlarından biri Georgia eyaletinin başkenti Atlanta’da inşa ediliyor. Olimpik parkın kuzeyinde yükselen ‘Georgia Aquarium’unun 2005 yazında ziyaretçilere açılacağı bildirildi. 37.000 metrekarelik alanda yer alan 19 milyon litre su kapasiteli süper akvaryum 200 milyon dolara mal olacak. Akvaryum yaklaşık olarak 50.000 hayvana tatlı ve tuzlu su havuzlarında ev sahipliği yapacak. Salonlardan biri 12.000 ziyaretçi alacak büyüklükte iken alanın % 25’i eğitim amaçlı olarak kullanılması hedefleniyor. Yetkililer akvaryumun açıldığı yılda iki milyon kişi tarafından ziyaret edilmesini bekliyorlar. Kullanılan su temizlenerek yeniden değerlendirileceği için bir süpermarketten fazla su harcanmayacak. Akvaryum hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler www.georgiaaquarium.org adresine girebilirler.
Kök hücre tedavisi, kalp yetmezliğinde başarılı
PIttsburgh Üniversitesi Tıp Okulu bilim adamları kök hücre tedavisinin kalp yetmezliğinde başarılı olabileceğini kanıtladılar. Yirmi hastaya kök hücresi aşılandıktan sonra hasarlı kalp bölgesinin, ameliyat edilenden daha fazla kan taşıyabildiği görülmüş. Araştırmayı yöneten Robert Kormos’a göre yeni sonuçlar kalp yetmezliği tedavisinde önemli değişikliklere yol açabilecek. Yetişkin kök hücrelerinin kalp kaslarını destekleyerek damarları büyütebilecekleri gerçi daha önceki çalışmalarla da ortaya çıkmıştı fakat son araştırma yöntemin pratikte uygulanabilir olmasını kanıtlaması açısından önem taşımakta. Araştırma çerçevesinde Bypass ameliyatı geçiren hastaların bir kısmına kalça kemiğinden alınan iki farklı türde kök hücresi hasarlı kalbin 25-30 bölgesine aşılanmış. Altı ay sonra bu hastaların kalbindeki kan aktarımı %46,1 oranında iyileşirken kök hücre tedavisi görmeyenlerde bu oran %37,2’de kalmış. Araştırmacılar kök hücre tedavisinde şimdilik önemli bir yan etkiyle karşı karşıya kalmadıklarını açıkladılar.
Sahibinin sesini tanıyan kredi kartı
Sahibini sesine göre tanıyan kredi kartı Santa Monica’daki (ABD) ‘Beepcard’ firması mühendislerince geliştirildi. New Scientist’deki habere göre araştırmacılar bildik kredi kartı üzerine hoparlör, mikrofon, pil ve dil tanıma çipi yerleştirmişler. Söz konusu çip kartın yabancılar tarafından kullanılmasını önlüyor. Sistem, sahibinin şifreyi mikrofona okumasıyla işler hale geldiğinden hırsızın şifreyi bilmesi halinde bile şansı kalmıyor. Pilin ömrü, çipli kredi kartıyla iki yıl boyu günde on işlem yapabilecek şekilde ayarlanmış. Bununla birlikte kartın geliştirilmesi sırasında pilin kullanım süresi en önemli sorun değildi. Mühendisler için prototipin biçimlendirilmesinde elektroniğin aynı zamanda esnek ve sağlam üretilmesi daha zordu. Sonuçta birçok koşulda sağlam kalmalı. Yeni kredi kartı halihazırdaki örneklerden daha büyük olmasa da üç misli kalın. Ancak ‘Beepcard’ firması yöneticisi Alan Sege, bundan daha ince örneklerin de geliştirilebileceğini tahmin ediyor.
Sıtmaya karşı radyoaktif ışınlı mücadele
Dünyanın en tehlikeli hastalıklarından biri olan sıtma özellikle de Afrika’da hastalığı bulaştıran anofel sineği yüzünden salgın halinde. Dünya genelinde her yıl 300 ila 500 milyon insan hastalanırken iki milyon kişi de yaşamını yitiriyor. Ölenlerin büyük kısmı Sahra bölgesinin güneyinde yaşayan beş yaş altı çocuklardan oluşmakta. Tek hücreli hastalık etkeni Plasmodium parazitinin Chloroquine gibi halihazırdaki ilaçlara karşı dirençli hale gelmesi ise hastalıkla mücadeleyi iyice zorlaştırmakta. Bilim adamları ellili yıllardan bu yana farklı yöntemler arıyor. Uluslararası Atom Enerji Dairesi (IAEA) uzmanları şimdi eril böceklerin radyoaktif ışınla kısırlaştırılmasına dayanan steril böcek tekniğini (‘Sterile Insect Technique’) sıtmaya karşı kullanmak istiyor. Araştırmacılar bu amaçta ilk önce laboratuvarda milyonlarca eril anofel sineği üreterek bunları mesela kobalt 607la ışınlayacak. Işının etkisiyle kısırlaşan sinekler serbest bırakıldıklarında yine dişi anofel sinekleriyle çiftleşecekler, ama yumurtaların içinde larvalar büyümeyecek. Sineklerin çiftleşme evresi çok kısa. İki hafta kadar yaşayan dişiler sadece bir kez çiftleşiyorlar.
Atom Enerji Dairesi’nde böcek uzmanı Alan Robinson, Hollandalı meslektaşı Bart Knols ile yetmişli yıllarda El Salvador’da SIT tekniğiyle sineklere karşı başarıyla mücadele etmişti. Doğu Afrika’daki Sansibar adasında ise yine aynı yöntemle çeçe sineğiyle bulaşan uyku hastalığı da ortadan kaldırılmıştı. SIT yöntemi sadece hedefe uygun türlerin sterilize edilmesine dayandığı için çevreye duyarlı bir girişim sayılmakta. Işınlama korkutmalı, böcekler doğaya bırakıldıklarında radyoaktif olmuyorlar diyen bilim adamları sıtmanın yok edilmesi için SIT’ın diğer önlemlerle birlikte uygulanması gerektiğine inanıyorlar. |