|
Kaynak: Spiegel, 6/04
Bir oturuşta, avladıkları hayvanın etinden kanlı kanlı 5 kilo birden yiyebilen atalarımız Bilim adamlarını şaşırtıyor. Bugünkü zekámızı, atalarımızın bu bol et tüketimine mi borçluyuz?
Yüz elli kiloluk genç bir fili parçalayarak ateşin üzerinde pişiren avcılar, etleri kanlı kanlı mideye indirdikten sonra yemeğin verdiği rehavet ile kulübelerine çekiliyorlar. Paleolitik siesta zamanı!
370 000 yıl öncesine ait bu yemek ve istirahat sahnesi, Almanya’da Jena Üniversitesi profesörü Dietrich Mania’nın incelemiş olduğu yemek kalıntılarına dayanıyor. O tarihteki insanların midesi beş kiloluk besini bile kaldırabiliyordu.
Erfurt bölgesindeki buluntular arasında kaburga kemiğinden üretilmiş kamalar, büyük kıyıcılar, biz’ler ve bir de fildişinden el baltası dikkat çekiyor.
Ayrıca travertenler içinde kaplumbağa yumurtaları ve su yılanlarının kalıntıları da var.
Bölgede yaşayan insanların ise 28 kafatası parçası, bir altçene ve dokuz diş sayesinde Homo erectus türünün temsilcileri oldukları anlaşılmış.
Fakat buluntular arasında bilim adamlarını asıl şaşırtan, sanki sıvanmış gibi görünen oval biçimindeki bir alan olmuş. Prof.Mania, bu alanın ilkel bağırışlara sahne olan bir tören yeri olduğunu sanıyor.
Sanat bizlerle başladı
Bugüne kadar elde edilen buluntulara göre, bu devrin insanları, müzik ve resim gibi sanatsal becerilerden ve ince işçilik gerektiren aletlerden henüz uzaktılar. Ama yeni bulgular bu uzaklığın fazla olmadığını gösteriyor
Yaratıcılığa dayanan ilk patlamayı ateşleyen, bundan 43.000 yıl önce Avrupa’ya adım atan Homo sapiens, yani bizim soyumuz modern insan (beyin hacmi 1500 santimetreküp) olmuştu. Müzik, resim, kulübe ve dikiş iğnesini onun buluşlarıydı.
Ulm bölgesindeki fildişi figürler ve Grotte Chauvet mağarası, modern insanın sanat anlayışını yansıtır. Paleolitik dönemin sanatçıları aşıboyası ve kömürle uçan atlar ve bizonlar resmetmişlerdi mağara duvarlarına
Ancak Homo sapiens ile onun iki ayak üzerinde yürüyen hantal atası arasındaki uçurum, son yıllarda ortaya çıkarılan buluntularla sanki küçülüyor gibi.
Mağara resimlerinden 10,20 hatta 30 kat eski olan alışılmışın dışında buluntular, araştırmacıları yeni izlere ulaştırdı: Sanat ve kültür sanılandan çok daha önceleri gelişmişti!
Cezayir’deki kalıntılar örneğin insanoğlunun günümüzden 250 000 yıl önce dahi çadıra benzer barınaklar ürettiğini kanıtlıyor.
Takılar ve büyüler
Kamp ateşini yakmayı bilen insan, olasılıkla 800 000 yıl öncesinde şişme yatağın ilkel bir biçimini keşfetmişti. ‘Sazlardan ya da şişirilmiş hayvan derisiyle insanoğlu Pleistosen döneminde Afrika’dan İspanya’ya göç etmişti, diyor Martin Kuckenburg.
Hantal ve beceriksiz olduğunu düşündüğümüz atalarımız takı ve büyü objeleri bile üretiyordu.
Sahra bölgesinde 200 000 yıllık kamp yerlerinde devekuşu yumurtasından elde edilmiş boncuklar bulundu.
Fas’taki bir kampta penis biçiminde taşlaşmış kafadanbacaklı bir figür ortaya çıkarıldı.
Tan Tan’a (Güney Fas) ait 300 000- 500 000 yıllık bir kil hamuru üzerinde boyun ve kalçanın biçimlendirildiği anlaşıldı. Araştırmacı Ben Orlove’e göre söz konusu buluntu dünyanın en eski sanat eseri.
Yoksa Homo erectus’u gereğinden fazla küçümsemiş miydik? Dil, teknik ve insan bilincinin çok daha erken bir tarihte ortaya çıktığına dayanan gelişme kronolojisi taraftarları böyle düşünüyor.
Almanya’daki kömür madenlerinde bulunan son buluntular sürprizlerle dolu. Kuzey Neumark bölgesindeki bir kazıyıcı üzerinde bulanan siyah bir maddenin, kimyasal analizler sonucunda meşe kabuğu tozu olduğu anlaşıldı.
Bu madde deri işçiliğinde önemli bir yapak maddesidir. Diğer bir bölgede bulunan ve yaklaşık olarak 80.000 yıllık bir geçmişi olduğu saptanan kayın ağacı kabuğundan elde edilen ziftle, Homo sapiens’ten önceki atalarımız taş aletlerini ahşap saplara yapıştırmak için kullanıyordu.
Teknolojik üstünlük
Atalarımızın bu yapıştırıcı maddeyi ne şekilde ürettikleri hala bilinmiyor. Kayın zifti ancak damıtma işlemiyle elde edilmekte. Bunun için ezilmiş ağaç kabuğunun havasız ortamda ve 340 ve 400 santigrat derecede eritilmesi gerekir.
Bu tür tekniklere bugüne değin hep Homo sapiens’in (yani bizlerin) sahip olduğu, dolayısıyla da teknolojik üstünlüğümüz sayesinde Neandertal adamını dünya tarihinden sildiğimiz kabul ediliyordu.
Oysa ilkel ve kaba olarak tanımlanan atalarımızın üstün becerilere sahip olduklarını kanıtlayan bu buluntular, Amerikalı prehistoryacı Lewis Binford’un ‘Leş yiyiciler’ teorisini bile çürütebilecek nitelikte.
Binford’a göre Homo sapiens’ten önceki insanlar neredeyse tümüyle leşle, termit ve meyveyle besleniyor, doğru dürüst avlanmayı ve uzun menzilli silahları vb araçları henüz keşfetmemişlerdi.
Ama son araştırmalar, Neandertal öncesi insanı Homo erectus’un bile, mızrak ve bıçaklarla avlandığını gösteriyor. Ve gelişkin mikroskoplar sayesinde bugün artık mesela kemikler üzerindeki sırtlanın ısırık izini ve çakmaktaşından kazıyıcı aletlerle meydana gelen izler ayırt edebiliyor.
İşte ilginç bazı sonuçlar:
Atalarımız bundan bir milyon yıl öncesinde gergedan, fil ve su aygırı avlıyordu.
Ahşap ve kemik saplı mızrakları vardı
Hatta aslan gibi yırtıcı bir hayvanları bile avlayacak kadar cesaretliydiler.
Son bulgu Alman jeolog Robert Darga’ya ait. Araştırmacı Chiemgau bölgesindeki bir mağara aslanına ait kaburga kemiğinin tarihini C14 yaş belirleme yöntemiyle saptamış. Sonuç: Aslan 47.000 yıl önce Neandertaller tarafından avlanmış.
Yeni buluntularla Almanya dördünce kez prehistoryacıların (tarihöncesi uzmanları) ilgi odağı haline geldi.
İlk sansasyonel keşif, 1907 yılında bulunan ve uzun bir süre en eski Avrupalı olma özelliğini koruyan ‘Homo heidelbergensis’ idi. Schw„bisch Alb bölgesinde bulunan 32.000 yıllık hayvan figürleri ise, heykelciliğin en eski örneklerini oluştururlar.
Almanya’ya ait en ünlü buluntu kuşkusuz, 1856 yılında Düsseldorf yakınlarında ortaya çıkarılan Neandertal fosilidir. Bugün artık Neandertallerin yaklaşık olarak 150.000 yıl boyu Avrupa’nın soğuk steplerinde yaşadıktan sonra, 27.000 yıl önce tükendikleri bilinmekte.
Ve şimdi sahneye Homo erectus çıktı. Fosilin en dikkat çekici özelliği, yaklaşık olarak 1,5 kilo ağırlığında bir beyne sahip oluşu. İçinde 100 milyar sinir hücresinin birbirine bağlı olduğu bu organı doğa ne kadar süre içinde geliştirmişti?
Gelişmenin Afrika’da başladığı artık biliniyor. Afrika’da iki ayak üzerinde yürüyebilen ilk Homo, 2,5 milyon yıl önce ortaya çıkmıştı.
Bundan bir müddet sonra ise Homo erectus çıktı sahneye. Zayıf beden yapısı oldukça modern bir görüntü sunuyor. Homo erectus’a ait en iyi korunagelen fosil, Kenya’da bulunan 1,6 milyon yaşındaki ‘Turkana Boy’ çocuk iskeletidir. On iki yaşlarında ölen çocuğun boyu 1,63m idi.
Homo erectus ilk başta yaklaşık olarak 750 santimetre küplük bir beyne sahipti. Bu beyin hacminin ancak beden dili ve bağırışlar için yeterli olduğuna inanan antropolog Walker, Kenyalı çocuğun, günümüzdeki bir yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip olduğunu söylüyor.
Fakat düşük zekasına rağmen, yine de anavatanını terk edecek kadar cesurdu. Homo erectus Afrika’nın sıcak savanlarını terk ettikten sonra subtropikal kuşağı izleyerek doğuya doğu göçmüştü. Dmanisi’deki (Gürcistan) buluntular, 1,75 milyon, Java adasındakiler ise 1,8 milyon yaşındadır.
Bundan sonra ise atalarımızın Avrupa’ya ulaştıkları tahmin edilmekte. Asya’dan çıkan Homo erectus, Karadeniz’in etrafını dolaşarak batıya yönelmişti. Orce’de (güney İspanya) bulunan taş aletler her ne kadar tartışmalı olsa da, 1,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilmekte.
Bir zamanlar Avrupa
800.000 yıl önceki insan, Atapuerca’daki (Kastilya) bir mağarada saptanmıştı. Bu atamız da daha soğuk enlemlere göçecek kadar cesaretliydi. Boxgrove (İngiltere) ve Heidelberg’deki (Almanya) kalıntılar da yaklaşık olarak 500.000 yıllıktır.
Ne büyük cesaret! Tropikal bölgede yaşayan insanlar 20-30 kişilik gruplar halinde anavatanından binlerce kilometre uzaklaşarak kuzeyin dondurucu soğuğuna adım atmıştı.
Ancak ilk göçler, iklim koşullarının daha uygun olduğu dönemlerde gerçekleşmişti. O tarihlerde Alplerin civarında şimşir ağacı ve kızılcık yetişiyordu. Harzrand bölgesinin etrafında maymunlar, Heidelberg’de ise su aygırları dolaşıyordu.
Ne var ki Avrupa yalancı bir cennetti. Kutuptan kopan buz kütleleri bu bölgelere ilerleyerek, insanların geri dönmesine neden olmuştu. Bundan 450 000 yıl önceki buz devrinde kuzey Avrupa bomboştu, diyor prehistoryacı Gerd Bosinski.
Uzun göçler sırasında anatomisi de değişen Homo erectus’un çiğneme kasları incelmiş, azı dişleri küçülmüş ve hayvan çenesini andıran çenesi geri çekilmişti.
Yeni yaşam ve değişim
Biyologlar tüm bu değişimlerin ancak yeni bir yaşam biçimi sayesinde gerçekleşebileceğinden eminler. Otçul insan saldırgan bir etçile dönüşmüştü. Taze eti pişirerek yiyen atalarımızın artık öğütücü dişlere, iri çeneye ve uzun bağırsağa ihtiyacı yoktu.
Hayvansal proteinler olmadan insan beyni bu kadar gelişemezdi. Geç dönem Homo erectus’un beyin hacmi 1100 santimetreküp idi. İngiliz antropolog Lelsie Aiello, ‘Genişleyen doku’ formülüyle, bu tür bir düşünce organının ancak sürekli et yiyerek gelişebileceğini kanıtladı.
Peki atalarımız bu lezzetli yiyecekleri nereden buluyorlardı? Rutgers Üniversitesi’nden Robert Blumenschiene bu soruyu şu şekilde yanıtlıyor:
Atalarımız, aslanlardan, leoparlardan ve sırtlanlardan arta kalan ne varsa silip süpürüyordu.
Fakat ilk insanlar gerçekte bu kadar aciz değildi. Son buluntularla insanlığın ilk dönemlerde neden bu kadar başarılı olduğunu ve Homo erectus’un dünyaya yayılışını yavaş yavaş açıklıyor.
Alman araştırmacı Sabine Gaudzinski, Galile Denizi civarındaki kamp yerlerine ait 1,4 milyon yıllık kemikleri inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştı. Yüzlerce kemik üzerindeki her kazıma ve her çizik izini tek tek analiz eden araştırmacı, izlerin çakmaktaşı aletlere ait olduğundan eksinlikle emin. Su aygırı, gergedan ve filler öldürüldükten sonra parçalanmış ve etleri kemiklerinden ayrılmıştı.
Demek ki bazıları tarafından leş yiyici olarak tanımlanan insan ilk taş devrinin en başlarından itibaren tonlarca ağırlıkta hayvanları avlayabiliyordu.
1-Bundan 4 milyon önce doğu Afrika’da iki ayak üzerinde dik yürüyebilen Australopithecus ortaya çıkmıştı. Beyin hacimleri 400-530 santimetreküp ve beden boyları 1-1,50m arasında değişen sekiz tür söz konusu.
En eski buluntular:
En eski ayak izi 3,6 milyon yıllık (iki ayak üzerinde dik duruşu kanıtlıyor)
‘Lucy’nin iskeleti 3,2 milyon yıl öncesine ait (Australopithecus afarensis)
2- 2,5 milyon yıl önce ilk Homo türü ortaya çıkıyor. Belirgin özellikleri, daha uzun boy ve 500 santimetreküpü aşan beyin hacmi.
Ateş yerlerine ait ilk izler ve en ilkel aletlere ait örnekler de 2,5 milyon yıl öncesine ait.
2,3 milyon yıl önce, kazıyıcılarla leşlerden etleri ayırıyorlardı.
3- Yaklaşık olarak iki yıl önce Afrika’dan ayrılan Homo erectus’un rolü henüz tartışmalı:
İlk Erectus toplulukları birbirinden koparak dünyanın farklı yerlerine yayıldıktan sonra genetik olarak birbirlerine yabancılaşmış ve yeni türler oluşturmuşlardır. Bu modelin yanlıları bu yüzden insanın soyağacında da fazla dala ihtiyaç olduğunu düşünürler. Bu araştırmacılar Asya’ya göçen Homo erectus ve Afrika’da kalan Homo ergaster’i birbirinden ayırırlar. Avrupa’ya ilk gelen tür Homo antecessor olarak adlandırılmakta. Bundan 600.000 yıl önce onu Homo Heidelbergensis izlemişti.
Kültürel model, zeka ve tekniğin evrimin motoru olduğunu kabul eder. İnsanoğlu mutasyonlarla değil ateş, alet ve avcılık gibi kültürel gelişmeler sayesinde çevresine uyum sağlamıştı. Ve bu süreç de anatomi ve beyin hacmini etkilemişti. Ayrıca kabileler birbirleriyle ilişkiliydiler ve bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Tüm dünyada uzun bir süre sadece tek bir tür yaşamıştı o da Homo erectus idi. Diğer türler ise sadece ‘bölgesel ırklar’dı.
İlk avcılık
Atalarımızın neden bu kadar büyük hayvanlara meraklı oldukları şaşırtıcı değil. İri gövdeli memeliler ürkek değildir, dolayısıyla da kaçmazlar. Avcılar bu hayvanlara on beş yirmi kişilik gruplar halinde kolayca yaklaşıp taş ve sopalarla saldırabilirlerdi.
İlk avcılık da büyük bir olasılıkla bu şekilde başlamıştı. İnsanoğlu, daha sonra yavaş yavaş saplı ve uzun menzilli silahlar üreterek öldürme sanatını keşfedecekti. Ve bu gelişmenin motoru insanları yeni mücadelelere teşvik eden Avrupa’nın soğuk iklimiydi.
Homo erectus’un kamp ve kesim yerleri İngiltere’den kuzey Çin’e kadar uzanır. Buluntular, atalarımızın git gide daha güçlü silahlar üretmeye başladıklarını ve bunlarla mağara ayısı, yabani öküzü ve hızlı koşan geyik ve antilop gibi hayvanları avladıklarını gösteriyor.
Bununla birlikte bu insanların av stratejileri hakkında çok az şey biliyoruz, diyor Gaudzinski. Bazı araştırmacılar fillerin tuzaklarla avlandığını tahmin ediyorlar.
Fakat Avrupa’daki sert iklim koşulları mesela, ‘çakmak’, çadır, sıcak tutacak giysi, ağaç kabuğundan kap kacak, torba vb yaratıcılıklar için de uygun bir zemindi. Tüm bu aletler Homo sapiens’e mal edilen 40.000 yıl önceki kültürel patlamadan çok önce geliştirilmişti.
Bu teoriyle, uzun kronoloji yanlıları, insanın oluşum tarihinde yepyeni teşvik alanları keşfettiler.
Homo sapiens tartışması
Tarihöncesi araştırmacıları bugüne değin, Homo sapiens’in daha çok genetik mutasyonlarla ortaya çıktığını kabul ediyorlardı. Charles Darvin’e göre doğa, kalıtımı sürekli yenileyen bir değişim sürecini harekete geçirmişti.
Bazı uzmanlar ise, son 2,5 milyon yıl içinde en az dokuz farklı Homo türünün geliştiğini kabul ederler. Doğa, en gelişkin beyni Homo sapiens’e verdiği için de hayatta kalabilen o olmuştu.
Ancak yeni akımı destekleyen bilim adamları mutasyondan çok kültür üzerinde duruyorlar. Bu araştırmacıların düşüncesine göre insan, zekası ve tekniğiyle çevresine uyum sağlamıştı.
Avustralyalı araştırmacı bu gelişimi ‘Kendini yaratan insan’ olarak açıklar (bkz.grafik).
Bununla birlikte kimin haklı olduğu henüz kesinleşmiş değil, tartışmalar hala sürüyor. Ama kesin olan bir şey var ki o da 40 000 yıl önceki kültür patlamasının yavaş yavaş geçerliliğini yitiriyor olmasıdır. Çünkü yeni buluntular bu görüş doğrultusunda kanıtlar getirdi.
İşte Schöningen kömür madenindeki buluntu yerleri de bunlardan biri. Büyük bir atom krateri görünümündeki fosil yatağında yaklaşık olarak 400.000 yıl öncesine ait kafatasları bulundu.
Silahlar var
Ancak kemiklerle birlikte silahların da bulunmuş olması buluntu yerine ayrı bir önem kazandırmakta. Sekiz tane ahşap mızrak buldu burada Thieme ve sadece 1,82m uzunluğunda olanın bir kadını ait olduğunu sanıyor.
Diğer ilginç bir alet ise çam ağacıdan yontulmuş ve üzerinde çentikler bulunan dört sopa. Çamaşır mandalına benzeyen aletlerden birini (78 cm) araştırmacı kuş sürülerine fırlatılan bir fırlatma aletine benzetmekte.
Usta bir detektif gibi tüm kalıntıları ayrı ayrı inceleyen bilim adamı, atların yaz sonunda öldürüldüklerini, kuzeyden geldiklerini ve sürünün yaklaşık olarak 30 hayvandan oluştuğu sonucunu da çıkarmış.
Avcılar jilet gibi keskin aletleriyle parçaladıkları hayvanın yüreğini, akciğerini ve besleyici karaciğerini olasılıkla sıcakken yiyorlardı. Yaklaşık bir metre yükseklikteki çengeller (Thieme) etlerin ateşin üzerinde islenerek dayanıklı hale getirdiklerinin kanıtı olsa gerek.
Thieme, çalışmalarını genelde Almanca yayımladığından, Amerikalı prehistoryacılar tarafından pek anlaşılmamakta. Örneğin John Shea, Schöningen’de bulunan ahşap mızrakların sanıldığı kadar güçlü olmadığını söylüyor. Oysa Heidelberg Üniversitesi’nde yapılan deneyler, aletlerin gayet iyi işlediğini gösterdi. Hatta mızraklardan biri, 64 m kadar uzağa fırlatılmış.
Ayrıca mızraklar o dönemin iklimi hakkında da önemli ipuçları veriyor. Polen analizleri sonucunda mızrakların otuz yıllık (kızıl) çam ağacından yontulduğu anlaşılmış. Fakat ağaçların dalları buna rağmen sadece üç santim kalınlığında ki bu da iklimin ne kadar soğuk olduğunu göstermekte. Çünkü soğuk iklimde ağaçlar çok daha yavaş büyür (Thieme).
Peki insanlar sıcak bölgeleri bırakıp neden Avrupa’nın dondurucu soğuğuna gelmişlerdi?
İnsanları bu bölgeye çeken hayvan türlerinin çokluğuydu. Bizon sürüleri ve dev geyikler dışında omuz yüksekliği 4,50m’yi bulan step filleri de boldu. Öyle sanılıyor ki mamutun küçük bir atası olan bu fil türü, yaklaşık 10.000 yıl önce tükenmişti.
Bu hayvanların ne şekilde avlandıkları bilinmiyordu. Sonuçta ahşap mızraklar iki santim kalınlığındaki fil derisine saplanamazdı.
Bremen’de bulunan 125 000 yıllık iskelet bilim adamlarına şimdi bu konuda önemli bir ipucu verdi. İskeletin kaburgaları arasında yer alan 2,38m uzunluğunda porsukağacından yontulmuş aletin arka kısmı daha ince yontulmuş.
Araştırmacı avcıların bu aletle doğrudan doğruya hayvanın kalbine saldırdıkları sanılıyor. Tabii bu saldırılar sırasında avcıların ıskaladıkları da oluyordu ve durumda sadece hafif yaralanan hayvan saldırganlaşınca avcılar büyü bir hızla kaçmak zorundaydılar. Ve bu kaçışlar sayesinde atalarımızın bedenini aşırı ısınmadan koruyan ter bezi sistemi gelişmişti.
Filozof Peter Sloterdijk’ın de dediği gibi, uzun menzilli silahlar insanların geniş alanlarda yaşamasına yol açan ilk deneyimdi.
İlginç kamp yerleri
İlk avcılar kürek kemiği, leğen kemiği ve omur gibi az etli kısımlarını bırakarak, sadece eti bol olan uzun kemikli kısımları, kaburga kemiğinden yapılmış taşıyıcı sopalarla eve dönüyorlardı. Esas kamp yeri genelde av bölgesinden en az 50km uzaklıkta bulunuyordu. Bu tür bir kamp yerinin neye benzediği şimdi Almanya’daki Bilzingsleben buluntu yerindeki kalıntılarla hayal etmek mümkün.
Harzrand bölgesindeki tarihöncesi köy yerindeki yerleşim aşağı yukarı beş ila altı yıl kadar sürmüştü. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar hepsi bir arada yaşıyordu. Dünyanın başka hiçbir yerinde uzmanlar bu tür bir açık hava kampına rastlamadılar.
Küçük bir şelalenin yakınında, üzerleri saz, dal veya hayvan derisiyle örtülü üç yuvarlak kulübe kurulmuştu. Her kulübe aşağı yukarı altı kişilikti. Kulübelerin önlerinde üzerinde kullanım izleri bulunan kuvars bloklar var.
Bunlar, üzerinde alet üretilen işliklerdi. İşçilikten arta kalanlar düzensiz bir şekilde sağa sola atılmış, sadece bu yığınlar arasındaki geçitler boştu diyor araştırmacı.
Bugüne değin yaklaşık olarak 18.000 kemik alet ortaya çıkarıldı. Yanmış ve aşırı sıcaklık yüzünden çatlamış taşlar uzmanlara göre ‘kaynatma taşları’ idi. Kızdırılmış taşlar içi su dolu deri kaplar içine atılıyordu.
Evet Boxgrove buluntu yerinin kazı başkanı Mark Roberts, ilk Avrupalıların 500.000 yıl önce deriyi bile işlediklerini tahmin ediyor. İşlenmemiş deri kısa bir süre içinde tahta gibi sertleşir ve keskin kokusuyla kilometrelerce uzaklıktaki böcekleri bile çeker. İlk yapak maddesi olarak idrar kullanılmış olabilir diyor Roberts.
Bu minik taş devri köyünde yaklaşık olarak 20 kişi yaşıyordu. Çevreleri son derece ıssızdı. Nede olsa 600.000 insan üç koca kıtaya dağılmıştı. Tüm insanlar büyük bir tehlike içinde yaşıyorlardı ve bu çetin yaşam koşulları tabii ki ölümü erken getiriyordu.
Kuzey İspanya’daki Sima de los Huesos mağarasındaki 300.000 yıllık 32 iskeletten üçü çocuk, on altısı yaşları 12-20 arasında değişen gençlere ve 13’ü de genç yetişkinlere aittir.
Tabii ki Homo erectusların önemli bir kısmı doğum sırasında ya da kötü yaşam koşulları ve kötü bakım yüzünden çok küçük yaşlarda ölüyordu.
Bilzingsleben’de yaşayan insanların en önemli av hayvanı gergedandı. İskelet kalıntılarının %27’si gergedanlara ait.
Peki neden bu kadar tehlikeli bir hayvan tercih edilmişti? Uzmanlar avcıların ilk başta bir yavru hayvanı tuzağa düşürmeye çalıştıklarını tahmin ediyorlar. Ve bu koşuşturma sırasında anne gergedan da boynuzunu yere doğrultarak saldırıya geçince avcılar hayvanın gözü kapalı hırsından yararlanmış olabilirler deniyor.
Tabii ki avcıların da zaman zaman büyük yaralar aldıkları kesin ama büyük hayvan avcılığının avantajları da vardı. Bir gergedan 1000 kiloluk bir besin sunuyor, dolayısıyla da insanları uzun bir süre avlanma zahmetinden kurtarıyordu. Böylece insanlar avlanmak yerine etleri isleyerek, kurutarak ya da dondurarak depoluyorlardı.
Demek ki büyük av hayvanı, artı zaman yaratıyordu, diyor Mania. Ve atalarımız bu boş zamanlarını belki de düşünerek geçiriyorlardı. Yoksa kültür, teknoloji, sanat ve dinin kökleri bu artı zaman uğraşlarına mı uzanıyor?
Boxgrove erkekleri, 500.000 yıl önce üretmiş oldukları badem biçiminde el baltalarıyla belki de genç kızları tavlıyorlardı, diye düşünüyor İngiliz araştırmacı Roberts.
Köy sakinlerinin kadın erkek ilişkileri hakkında tabii ki hiçbir şey bilinmemekte. Fakat kulübelerdeki hayvan postu kalıntıları en azından ne şekilde uyuduklarını açıklıyor. Ayının etini avcılar herhalde ormanda bırakıyorlardı. Hepçil olan ayıların genelde trişin taşıdığını biliyor musunuz? İyi pişmemiş ayı eti trişin hastalığına yol açar.
Öyle görülüyor ki bu köy sakinleri bundan haberdardı. Çünkü kamp yerinde sadece ayı postu, pençe, kafatası ve penis kemiği bulunmuş. Ayının aşağı yukarı üç metre boyundaki postu büyük bir olasılıkla yatak olarak kullanılıyordu.
Kanlı dönemin insanı
Dev mağara ayısı daha sonra Neandertal ve Homo sapiens topluluklarında büyük bir olasılıkla özel bir anlam kazanmıştı. Fransa’daki Montespan mağarasında bulunan üzeri delikli kil figürün üzeri ayı postuyla kaplıydı. Alman antropolog Herbert Ullrich bu figürün av büyüsüyle ilgili olduğunu sanıyor.
Bilzingsleben köyündeki ‘tören yeri’ de ilginç. Alanın kenarında, köy sakinlerinin 250m uzaklıktan getirdikleri 80kilo ağırlığında bir taş blok bulunmuş. Diğer bir bloğun etrafına ise bizon boynuzu dizilmişti. Mikroskobik analizlerle taş bloklar üzerinde minik kemik kıymıkları ve insan kafatasına ait parçalar saptanmış.
Yoksa bu taşlar birer sunak mıydı? Thüringen’deki araştırma ekibinin görüşüne göre, köy sakinleri bir tür ata kültü uyguluyorlardı. Buna göre ölenlerin kafatasları ‘sunakların’ üzerinde kırıldıktan sonra beyinleri çıkarılıyor ve yeniyordu.
Yoksa Homo erectus dinin buluşçusu muydu?
Tabii ki buluntularla her türlü yorum yapılabilir, fakat ne olursa olsun son buluntular ilk taş devrinin ilk dönemlerindeki insanların da en azından sosyal davranışlara ve teknik becerilere sahip olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Homo erectus öte yandan bundan iki milyon yıl önce avcılıkta kanlı bir dönemi başlatan tür olmuştur. |