|
Reyan TUVİ
Bafa Gölü, farklı bir göl. Etrafı, günler boyu sizi oyalayacak malzemeyle dolu. Eski Latmos, yani bugünkü Beşparmak Dağları’nın yamaçlarında, sırlarını henüz tam açığa vurmamış bir tarih saklı.
Buralarda doğa yürüyüşleri yapmak, kuşları izlemek ve kamp kurmak, hiç de sıradan bir aktivite değil. Gölün üzerindeyse, keyifli bir tekne turuyla gezilebilecek adalar ve üzerlerinde manastır kalıntıları var. Üstelik burası en kalabalık turistik sezonda bile, kaçacak sakin köşelerle dolu. Bafa Gölü’ne yapılabilecek en büyük haksızlık, yol üzerindeki bir lokantada balık yiyip, yola devam etmek olacaktır.
Büyük Menderes Nehri, Afyon’un, deniz seviyesinden 1000 metre yükseklikteki dağlarından doğar, 560 kilometre boyunca, kıvrıla kıvrıla akarak, getirdiği alüvyonlarla, Söke yakınlarında Ege Denizi’ne dökülür. Eski çağlarda, ağaçların aşırı kesilmesinden ve tekrar ekilmemesinden dolayı, erozyon fazlaydı. Nehrin büyük kıvrımlarla taşıdığı bu toprak, Menderes Deltası’nın oluşmasının önemli nedenlerinden biri. Bu delta, zaman içinde adeta bir bataklığa dönüştü, sivrisinekler çoğaldı, halk sıtmadan ölmeye başladı. Menderes Nehri’nin alüvyonları, kıyılardaki liman kentlerini doldurduğundan, bu kentlere gemiler yanaşamaz oldu ve zenginliklerinin kaynağı olan ticaret zayıfladı, halk fakirleşti ve buralarını terk ettiler. Bu da birçok medeniyetin yok olmasına neden oldu.
Menderes Nehri, bugün Bafa Gölü olarak bilinen ve ilkçağlarda, Ege Denizi’ne açılan, Latmos adını taşıyan bir körfezi de aynı şekilde doldurdu. Ancak göl, bazı kanallarla batısından, denize bağlı kaldı. Körfezin iki ucu zamanla birbirine yaklaştı ve birleşti. Böylece, zamanla denizden epey içeride, kaynağı Menderes Nehri’nin taşkınları ve dağlardan gelen yeraltı ve yerüstü suları olan ve Bafa adını alan bir göl oluştu. Buradaki önemli liman kenti Herakleia, artık deniz ticareti yapamaz oldu, balıkçılık da azalınca, fakirleşti. Bir zamanlar Latmos Dağı’ndan elde edilen mermerler, artık buradan gemilere bindirilip tapınak ve kentlerin yapımı için ihraç edilemez oldu.
EN DERİN YERİ 25 METRE
Söke’ye 25 kilometre mesafedeki ve en derin yeri 25 metre olan Bafa Gölü, 60 kilometrekare alana yayılıyor. Denizle bağlantısı nedeniyle, Bafa Gölü’nün suyu biraz tuzlu biraz da tatlı. Bu su, balıkların yaşamasına uygun. Balıklar, göle giriyor çıkıyor ve yumurtalarını gölde bırakıyorlar. Yılan balığı, levrek, kefal, yayın, buranın balıkları... Eskiden gölde bol miktarda olan sazan, suyun tuzlanmasıyla yok denecek kadar azaldı.
Yıllar önce, daha otoyol yokken, Söke- Milas- Bodrum güzergahında giden yolcuların, balık yemeden geçemediği bir yerdi, Bafa kıyıları. Çamiçi Köyü’ne kadar sıralanan küçük balık restoranlarında, havuzlardan gölün taze balıkları seçilir ve ızgarada pişirilirdi. Hatta sabah kahvaltısında bile balık yiyene rastlamak olağandı. O günden bugüne, gölün ekosisteminde meydana gelen değişimler, göldeki balık miktarını azalttı.
Gölün su bitkileri açısından zengin olması, birçok balık türünün gölde yaşamasını sağlıyordu. Bu zengin kaynağın bir gün tükeneceği, kimsenin aklına gelmezdi. Balıkçılık, bu civarda yaşayan köylülerin ve diğer bölgelerden gelen balıkçıların önemli bir geçim kaynağıydı. 1987’de 328 ton olan balık üretimi, 1991’de 14 tona kadar düştü. Nedeni, ardarda yapılan hatalardı. Hem 1985’te gölün taşkınlarını önlemek ve Büyük Menderes sularının göle kontrollü girişini denetlemek için yapılan set hem de balıkçıların avlanırken kullandıkları kazıma yöntemi, gölün ekolojik dengesini bozdu. Ayrıca göl etrafındaki tarım arazilerinin göl suyuyla sulanması ve hayvanların su ihtiyacının buradan giderilmesi de bunun nedenlerindendi. Ancak ne yeteri kadar yağış ne de su taşkınları oldu. Tatlı su kaynağı kesilen gölde, tuzluluk oranı yükseldi, aşırı sıcaklarla oluşan buharlaşmadan dolayı göl seviyesinde iki metre azalma meydana geldi. Bu, sazlıkların ve ılgınların kurumasına ve gölde yaşayan canlıların, özellikle kuluçkaya yatan kuşların beslenme ve barınma merkezlerinin yok olmasına neden oldu. Ayrıca Menderes’in etkisiyle sular bulanıklaştı ve bu balık yumurtalarının açılamamasına, ayrıca da balıkların solungaçlarının kapanıp solunum yapmalarının güçleşmesine neden oldu.
1970 yılına kadar, Bafa Gölü, özel mülkiyet altındaydı. Yöre köylülerinin ve balıkçılarının mücadelesi sonunda, burası hazineye devredildi. 450 üyelik bir balıkçılık kooperatifi kuruldu ancak yürümedi. Hatta bir zamanlar buradan çıkan balık ve kerevitlerin büyük bir bölümü ihraç ediliyordu. Bugün durum çok farklı. Gölün en güzel balığı olan levrek artık lokantalarda bulunmuyor, önceden sipariş vermeniz gerekiyor. Kefal ve az rastlansa da bir spesiyalite olan yılan balığı, hálá gölden avlanan balıklar arasında.
208 KUŞ TÜRÜ VAR
1994 yılında, biyolojik yapısı ve bilimsel araştırmalar için ideal bir merkez olması nedeniyle, Bafa Gölü, 1994 yılında, Milli Park kapsamına alındı. Böylece, yasal olmayan faaliyetlere son verildi; kaçak avcılık ve aşırı otlatma engellendi.
Bafa ve çevresi, uluslararası önemli kuş alanları listesinde bulunan ve 208 kuş türünün saptandığı bir bölge. Bunların 68’i burada kuluçkaya yatıyor. Nesli tehlikede olan ve bütün dünyada sayısı ancak 2 bin olan tepeli pelikanların, üçüncü en büyük kolonisi Bafa Gölü’nde kuluçkaya yatıyor. Yine dünya çapında nesli tehlikede olan, cüce karabatak 10 çift ve deniz kartalı 2-3 çift burada kuluçkaya yatıyor. Ayrıca göl, 300 binin üzerinde farklı türden kuşa kış aylarında barınma ve beslenme olanağı tanıyor. Flamingo, kül rengi balıkçıl, sakar meke, yeşilbaş ördek, bozdalağan ördek, saz tavuğu, uzun bacak, yalı çapkını ve beyaz balıkçıl bu bölgede görülebilen diğer kuşlardan bazıları. Bunun yanısıra gölün kış aylarında yüz binlerce ördek ve su kuşu türü tarafından beslenme ve barınma yeri olarak kullanıldığı tespit edilmiş.
Gölün sıcaklığı yüzmek için ideal ancak yaz aylarında derinliği bir metreye kadar azalan sudan dolayı, yosunlar ortaya çıkıyor ve yüzmek pek de keyifli olmuyor. Yüzmek için en uygun yerlerden biri; Kapıkırı Köyü sapağına gelmeden önce, gölün güney kıyısındaki Mersinet İskelesi’nde bulunan ve tabelalandırılmış Ceri’nin Yeri’nin karşısındaki, üzerinde bir Bizans manastırı kalıntısı olan, Kahve Asar Adası. Bu sempatik, bahçeli balık lokantasının karşısındaki adaya, suyun sığ olduğu zamanlarda, yürüyerek gitmek mümkün. Ya da adaya tekneyle gitmek isteyenler için buradan yardımcı oluyorlar. Ayrıca, su seviyesinin normal olduğu zamanlarda, adaya varıldığında, su içinde bulunan ve bir yol oluşturan taşların üzerinde yürüyerek, yosunlardan rahatsız olmadan daha derinlerde yüzülebilir. Buradan, gölün kıyısında bulunan Kapıkırı Köyü’ne tekne kiralayarak gitmek mümkün. Aracı olanlarsa karayolundan köye varabilirler. Yol üzerinde, Kapıkırı Köyü (Herakleia) tabelası solda karşınıza çıkacaktır. Anayoldan 10 kilometre içeride olan köyün yarı yolunda, Gölyaka Köyü’nün sapağı var. Bu şirin köy, aynı zamanda Yediler Kilisesi’ne giden trekking parkurunun başlangıcı.
Kapıkırı Köyü’ne yaklaştıkça, etraftaki antik kalıntıları, göl üzerindeki adalarda bulunan kilise ve manastırları görmeye başlarsınız. Sağınızda, köyün sırtlarında da, ilginç kaya oluşumlarıyla, 1300 metre yükseklikteki antik Latmos, yani bugünkü görkemli Beşparmak Dağları’nı farkedeceksiniz. Köyde, dağın eteklerinde bulunan pansiyonların teraslarından, Bafa Gölü ve üzerindeki kalıntılarla dolu dört ada görülür. Özellikle Selene’s Pansiyon’un restoranından akşam güneş batarken manzara olağanüstü. Herakleia Restaurant’ın önünde, üzerinde Bizans kilisesi olan Herakleia Adası’na bakan bir kumsal var. Bir zamanlar, gölün kıyıları beş metre yüksekliğinde kumla kaplıymış. Buranın halkı, bu kumu cam yapımı için satmış ve üç yıl boyunca, kamyonlarla bir kilometrelik alandaki kumu tüketmişler.
HERAKLEİA: Çilehaneler kenti
M.Ö. 1000 yıllarında, İonlar buraya geldiler ve yerli halk olan Karyalılar’la karıştılar. Karya, eski çağlarda, Anadolu’nun güneybatısında bir bölgeydi. Bazı tarihçiler Karyalılar’ın Anadolu’nun yerlisi olduğundan, bazıları ise Yunanistan’dan geldiklerinden bahsederler. Zamanla buraya gelen Helenler’le karıştılar ve kendi özelliklerini kaybettiler. Belirgin bir kültürleri olmadığından ve yazılı pek fazla belge bırakmadıklarından, haklarında pek fazla bilgi yok. Coğrafyacı Strabon’un dediğine göre, bu kentin ilk adı Latmos’tu ve bir savunma paktı olan Delos Birliği’ne her yıl bir talent vergi veriyordu. Bu da kentin zenginliğinin bir ifadesi.
O dönemde, kent ve kıyısındaki körfez adını, bugün Beşparmak Dağları olarak adlandırılan kentin kuzeyindeki Latmos Dağları’ndan aldı. M.Ö. 5.- 4. yüzyıllarda burada Pers hakimiyeti görülüyor. M.Ö. 3. yüzyılda Persler’in Büyük İskender’e yenilmesinden sonra ise kent bir kilometre ileriye taşındı ve Helenistik dönemin etkisiyle ve tanrıları Herakles’ten dolayı, buraya Herakleia adı verildi. Ancak birçok Herakleia kenti olduğundan, burası Latmos eteğindeki Herakleia olarak anılmaya başlandı. İskender’in ölmesiyle, kumandanlarının Bergama Krallığı’nın ve Roma İmparatorluğu’nun egemenliğine girdi. Strabon, M.Ö. 1. yüzyılın sonunda Herakleia’nın güzelliğinden ve zenginliğinden ve denizde hálá bir demirleme yerinin olduğundan bahsediyorsa da Latmos Körfezi’nin Büyük Menderes’in taşıdığı alüvyonlarla, ağzının tıkanmaya başladığını ve Herakleia’nın denizle olan bağlantısının kesilmeye başladığını biliyoruz.
M.S. 1. yüzyılda, denizle bağlantısı tamamen sona erdi. Kent, zaman içinde fakirleşti. Baş gösteren sıtma ve ayrıca Miletoslular’ın ticareti ele geçirmeleri, buranın terk edilmesine yol açtı. M.S. 7. yüzyılda Sina Yarımadası’ndan ve Yemen’den gelen keşiş ve rahipler, Latmos Dağları’nın iyi saklanma olanakları sağlaması nedeniyle buraları keşfettiler ve buralardaki mağaralara sığındılar. Hıristiyanlar tarafından ‘Kutsal Dağ’ olarak adlandırılan bu dağda, 13. yüzyıla kadar birçok manastır yapılmış. 9. yüzyılda burası bir piskoposluk merkezi haline gelmiş. Gölün üzerindeki adalarda bu devirden birçok manastır ve çevrelerinde keşişlerin yalnız başlarına çile doldurdukları çilehaneler var. Keşişler, ‘dünyevi sorunlardan uzak huzurlu bir yaşam’ felsefesine göre yaşıyorlardı ve bu manastırlara çeşitli sınavlardan geçerek alınıyorlardı. Bugün bu manastırların birçoğunun, güzel fresklerle süslü duvar ve tavanlarını görmek için, zorlu bir tırmanış gerekiyor.
Bu manastırlardan bazıları, göldeki dört adada ve görmek için tekne kiralamak gerekiyor. Bu arada, 9. yüzyıldaki Arap akınları nedeniyle, manastırların etrafı surlarla çevriliyor. Bu devirden ayrıca, surların içinde kuşatmalardaki su sorununa bir çözüm olarak sarnıçlar yapılmış. 1250 yılında, Menteşe Beyliği’nin eline geçiyor. Bu devirden tek kalan, gölün güney kıyısındaki, yıkılmış kervansaray. Bu tarihten itibaren de, Herakleia, zamanla önemini kaybediyor.
HERAKLEİA TURU
Kapıkırı Köyü’ne sapınca, 10 kilometre boyunca, gölün en güzel görüntüleri ve küçük kır kahveleri size eşlik eder. Gölyaka Köyü’nden yaklaşık 5 kilometre sonra Kapıkırı Köyü’nün girişine varılır. Burası bir SİT alanı ve girmek için bilet almak gerekiyor. Bu arada, köye girmeden, yol üzerinde, görmeniz gereken ilginç iki nokta var. Tarlaların içinden, kıyıya vararak görülebilen Nekropol ve Endymion Sunağı. Her ne kadar, yol üzerinde, Karya tipi bu mezarlara işaret eden belli belirsiz bir tabela varsa da bunu farketmeyebilirsiniz. Bekçi size yolu gösterecektir. Tarla içinde birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, bir kemerden geçerek, Bizans Kalesi’nin içine gireceksiniz. Kaleyle göl arasında, terk edilen Latmos kentinin bu bölümü, Herakleia’nın Nekropol alanı olarak kullanılmış. Mezarların bazıları bugün, gölün sularına gömülmüş bazılarıysa su yüzünde. Yanyana kayalara oyulmuş sanduka şeklindeki bu mezar nişlerinin her birinin üzerinde ayrı ayrı kapaklar var. Antik kentin her tarafına dağılmış 2500 mezar olduğu belirlenmiş. Tekrar yola çıkıp, biraz ilerleyince, efsanevi kahraman Endymion adına yapılmış bir sunak var. Doğal kayaya oyulmuş yapının, bazı duvarları kesme taştan yapılmış bazen de doğal kaya kullanılmış. Cephesinde beş sütunlu, arkasındaysa yuvarlak bir duvarı var. Hıristiyanlık döneminde, Endymion’a ait olduğu tahmin edilen bir mezar, bu bölgeye ilk gelen rahipler tarafından bulunmuş ve burayı kutsal alan olarak kabul etmişler. Hıristiyanlara göre, Endymion mistik bir kişilikti ve ayla olan iletişiminde tanrının gizli ismini öğrenmişti. Bu yüzden, Latmos Dağı’ndaki mağara ve adalardaki manastırlardan, yılda bir kez rahipler buraya gelir ve lahtin kapağını açarlarmış. Rivayete göre, kapak açıldığında, Endymion’un kemiklerinden bir mırıltı gelir ve tanrının kutsal ismini söylemeye çalışırmış. Gerçekten de Bafa Gölü’nün üzerindeki dolunay, suyun üzerinde öyle yansımalar yapar ki buraya ait olan efsanelere inanmak kolay olur. Herakleia kalıntılarının çoğu Kapıkırı Köyü’yle içiçe. Oldukça tahrip olmuş bu kentin, en görkemli kalıntısı, Helenistik dönemden kalan, İskender’in kumandanlarından Lysimakhos tarafından yaptırıldığına inanılan (M.Ö. 287), 6.5 kilometre uzunluğunda, 5.5 metre yüksekliğinde ve 65 kulesi olan surları. Bugün ancak küçük bir kısmı görülebilen surlar, çağının en güzellerinden. Köyün içinde, artık kullanılmayan Kapıkırı İlkokulu’nun biraz üzerinde, kente hakim kayalık bir tepede Athena Tapınağı var. Aynı yerde bulunan bir yazıt, Athena’nın kentin baş tanrıçası olduğunu belirtiyor.
M.Ö. 3. yüzyılda, Dor tarzında yapılmış, büyük bir kutuya benzeyen tapınak, bugün sağlam duvarlarıyla, köyün içindeki en iyi korunmuş yapı olarak dimdik duruyor. Athena Tapınağı’nın hemen altında, gölün kıyısında ve içinde, mendirek ve rıhtım izleri, kentin liman kalıntıları. Yine ilkokulun bahçesinde, Herakleia’nın Agora’sı var. Tapınakla aynı dönemden olan yapının etrafını çevreleyen dükkan ve galerileri hálá yer yer görülüyor. Okulun duvarında, kazı ekibinin çizdiği Herakleia krokisi var. Okulun hemen karşısındaki evin bahçesinde, kentin M.Ö. 2. yüzyıla ait Meclis Binası’nı yani Bouleuterion’u görebilirsiniz. Sıraları taştan olan yapı, U şeklindeydi. Bugün horozların arasında gezindiği sütunlarını görebilirsiniz. Alttaki vadideki Roma hamamları çok harap durumda. Okulun önünden yukarı çıkan yokuştan sağa dönünce, bir patikadan, ancak üst basamakları ve sahne binasının üst kısımları toprak üzerinde olan Roma dönemi tiyatrosuna varılır.
TARİH İÇİNDE TREKKİNG
Bafa’nın son yıllarda keşfedilen bir yönü var. Bir taraftan doğa yürüyüşü tutkunları Beşparmak Dağları’nın doğasının keyfini çıkarırken, bir taraftan da şaşırtıcı ve gizemli bir tarihle karşılaştılar. Bizans dönemi manastırları, surları, kral yolları ve hatta tapınaklar, bir bakıma öngörülebilen keşiflerdi. Ancak, 80’li yıllardan bu yana devam eden araştırmaların sonunda, tarih öncesi çağlara ait mağara resimleri bulundu. Alman arkeologların, köylülerin rehberliğiyle ortaya çıkardıkları ve hatta Latmos ismi altında, yalnız Almanca basılan kitaplarında dünyaya duyurdukları Prehistorik kaya resimleri, sürpriz bir keşif oldu.
Beşparmak Dağları’nın yamaçlarında, bazen kolay bazen zorlu, ancak her biri son derece keyifli trekking parkurları var. Çoğunlukla parkurlar işaretlenmemiş olduğundan, bir rehber eşliğinde gitmek gerekiyor. Hemen hemen bütün pansiyonlar, rehberlik hizmeti veriyorlar. Bazı turların süreleri bir haftaya kadar da çıkabiliyor. Ayrıca günlük ya da iki günlük olanlar da var. Konaklamalar kimi zaman köy evlerinde kimi zaman da kamp kurarak yapılıyor. Bazı pansiyonlar, tura katılanların kamp eşyalarını temin ediyorlar. Bu bölgeyi tanıyanlar için, yeterli çeşitlilikte parkur var. Tanımayanlar içinse, gerçekten kaçırılmayacak yeni heyecanlarla dolu.
YEDİLER MANASTIRI Kapıkırı’na gelmeden önceki köy olan Gölyaka’dan (eski adı Bucak Köyü) bir saatlik zor olmayan bir yürüyüşle, Latmos Dağları (Beşparmak) eteklerinde saklı Yediler Manastırı’na varılıyor. Latmos manastırlarının en büyüklerinden biri olan bu yapının içine girdiğinizde ya da tepesindeki kayalıklara tırmandığınızda, nefes kesici, göle hakim bir manzarayla karşılaşacaksınız. Etrafı surlarla çevrili manastır, iki kilise, bir şapel ve bir sarnıçtan oluşuyor. Çilehanesi, yuvarlak bir kayanın içi oyularak kovuk haline getirilmiş ve tavanları fresklerle süslenmiş. İyi bir rehberiniz varsa, bu bölgedeki prehistorik mağaraları ve içindeki kaya resimlerini görebilirsiniz. Ancak bu parkur, zorlu ve yosunların kapladığı kayaları tırmanmayı göze almayı gerektiriyor. Manastır ve prehistorik mağaralara gidiş ve dönüş, en az 4-5 saatinizi alacaktır. Yalnız manastır 2.5 saatte yapılabilir. Yürüyüş, Gölyaka Köyü’nde sona eriyor.
STYLOS MANASTIRI Kapıkırı Köyü’nden başlayarak, antik şehir yolundan, Beşparmak Dağları’na, beş saat tırmanılarak varılan ve yörüklerin ‘Arap Avlusu’ olarak adlandırdığı yerde bulunan, bölgenin en büyük manastırı Stylos’a ulaşabilmek, kararlılık ve kondisyon gerektiriyor. Köyden ayrılır ayrılmaz, etkileyici bir kalıntı antik Kral Yolu görülür. Bu yolu takip edince, yol yer yer gözden kaybolur ve belirir. Arap Avlusu’nun bulunduğu düzlüğün biraz yukarısında, etrafı surlarla çevrilmiş Stylos Manastırı var. Buranın Hıristiyanlık dünyası için önemli olmasının nedeni, 10. yüzyılda burada yaşamış olan Paulos adında bir keşiş. Keşişin çilehanesi, manastırın biraz yukarısında bir kovuk. Çilehanenin freskleri, iyi denebilecek durumda. Efsaneye göre, Paulos, yıllarca burada meşe palamudu, çam fıstığı ve bitki kökleri yiyerek bir sütunun üzerinde yaşamış. Keşişle ilgili ilginç bir olay ise mağarasına giren bir panterin ona zarar vermemesi mucizesi. Bu azizi çilehanesinde, Miletos, Girit, Bulgaristan ve Rusya’dan ziyaret etmeye gelenler olurmuş. Ayrıca bu yol üzerinde, ilkel bir zeytinyağı çıkarılan değirmen bulunuyor.
PANTOKRATOR & İSA MAĞARALARI Kapıkırı Köyü’nden, Kral Yolu’ndan, şehir surlarından, tiyatrodan geçilerek, yukarı bir patikayla bu mağaralara varılır. 8. ve 9. yüzyıldan kalma, yüzleri tahrip edilmiş figürlerin bulunduğu freskler, her iki mağarada da görülebilir. Toplam yürüyüş, beş saat.
HERAKLEİA ŞEHRİ DUVARLARI Herakleia’dan yola çıkılarak, 6 kilometre uzunlukta şehir surları boyunca yapılan, orta zorlukta bir yürüyüş. Ardından Herakleia antik kenti gezilebilir.
ADALAR VE MANASTIRLAR 10. yüzyıla kadar, Bafa Gölü’ndeki adalarda ve yakın çevresinde, en az 13 manastırın varlığı biliniyor. Arap istilasından kaçan bazı keşiş ve rahipler, adaları ve Bafa Gölü’nün çevresindeki sarp kayaları mesken tutmuşlar. Bu manastırlar, 11. ve 12. yüzyıllarda terkedilmiş.
KAHVE ASAR ADASI Güney sahilde, Mersinet İskelesi’nin önünde yer alan bu adanın üzerindeki manastıra ait kalıntılar var. Buradaki kilise, tuğla ve taş ile inşa edilmiş ve en iyi korunanlar arasında. Duvarlarında fresk kalıntıları var. Adanın sahilinde ayrıca, bir kilise ve iki şapel de sağlam kalmış. Adanın güneyinde, göl içinde antik bir mendirek de görülebilir.
İKİZLER ADASI Bu çift adalardan büyüğünün karayla bağlantısı var. Küçüğünün üzerinde, Meryem Ana adına yapılmış bir manastır ile keşiş hücreleri, büyüğünde ise bu manastırı korumak için inşa edilen bir kale yıkıntısı var. Büyük ada, ince güzel bir kumsalla karaya bağlanıyor. Burası, yüzmek için gölün en ideal yerlerinden biri. Buradan, antik bir yoldan yürüyüşle, Herakleia’ya da gezilebilir.
MENET ADASI Diğer adaların aksine, üzerinde manastır bulunmayan tek ada, gölün kuzey sahilindeki Menet Adası. Burada, bir Bizans köy harabesinin içinde, bir kilise ve iki şapel bulunuyor.
HERAKLEİA ADASI Kapıkırı Köyü’nün hemen karşısında, üzerinde bir manastıra ait kalıntıların iyi korunduğu bu ada, eskiden Herakleia’nın sur sisteminin bir bölümüydü. Hálá ada üzerinde, bu sistemden izler var. Bu adaya tekneyle yanaşmak zor.
KAÇIN
Gölde her yerde keyifle yüzülebileceğini sanmak
Rehbersiz, Prehistorik mağaraları bulmaya çalışmak
Bafa Gölü’ne gidip, eski Latmos’a ve bugünkü Beşparmak Dağları’na çıkmamak
Köyde kafe ya da bar aramak
Bafa Gölü kıyısında balık yiyip, Bodrum’a devam etmek
YAKALAYIN
Tekneyle adalara gitmek ve üzerlerindeki manastır kalıntıları arasında dolaşmak
Toprakta pişirilmiş yılan balığını denemek
Göl ve civarındaki, nesli tükenmekte olan kuşları görmeye çalışmak
Konaklamalı bir trekking turuna katılıp, bir köy evine misafir olmak
Gölün en dramatik anının fotoğrafını çekmek |