|
Reyan TUVİ
Sabahın karanlığında, fabrika sirenleri çalmadan çok önce, genç delikanlılar tabakhanelerin, kadınlar da battaniye fabrikalarının yolunu tutmuşlar, bu sanayi kentinin onlara sunacaklarının peşine çoktan düşmüşlerdir bile... Bir ‘Uşak rüyası’ varsa eğer, buraya göç edenler, bunu aramakta haklıdır. İşçinin günün birinde işveren olabildiği, ender memleket köşelerindendir burası. Fabrikalar Caddesi ya da Tabakhane Caddesi’yle bölünen bu kentte, fabrikatör olma hayaline kimse gülmez... ‘Karun kadar zengin’ olma hayaline de!
Sabahları, müzesinin kapısından girer girmez, hemen vitrinlere yönelir, Uşak Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu. Karun’un hazinesini, burada yanıbaşında görebilmek için, yeterince sabretmiştir kuşkusuz. Parıldayan takılar, kaplar, sürahiler, başkalarının gözlerini kamaştırırken, yerlerinde oldukları sürece, onun için gündelik bir huzurdur. Dünyanın en saygın müzelerinden New York Metropolitan Müzesi, bunları kaçakçılardan satın almakla kalmamış, üstelik geri vermemek için son ana kadar da direnmiştir.
YAĞMALANDIKTAN YILLAR SONRA GERİ DÖNEN HAZİNE
‘Karun kadar zengin’ olabilmek için, tümülüsleri yağmalayan köylüler, kralın sonunu biliyorlar mıydı acaba? Sardes’te yaşamış ve bu kente ait birçok olayı anlatmış olan, masallarıyla ünlü, hatip Ezop’u dinleyelim: Dünyanın en zengini, Lidya Kralı Krezüs’ün (Karun) ünlü kenti Sardes’i herkes merak etmektedir. Bir gün, filozof ve düşünür, dünyanın yedi bilgesinden biri olan Atinalı Solon, kente gelir. Krezüs, onu sarayına davet eder ve aklındaki soruyu sorar; ‘Söyle her şeyi bilen Solon, bu dünyanın en mutlu insanı kim?’ Tabii, cevabın, ‘Sen’ olacağından emindir. Ancak Solon, ‘Atina’dan ayrılmadan önce, bir olaya şahit oldum. Yaşlı ve fakir bir kadın, ölüm döşeğindeydi. Yanıbaşında, zaferle sonuçlanan bir savaştan, yara almadan dönmüş, iki oğlu vardı. Bence bu kadın, dünyanın en mutlu kişisidir. İnsan öldüğü ana kadar, mutlu olup olmadığını bilemez’ diye cevap verir. Krezüs, sinirlenir ve Solon’u sarayından kovar. Yıllar sonra Krezüs, Pers kralı Kyrus’a yenilmiştir. Kuşatma sonunda, ünlü kentini kaybetmiş, yakılmak üzere bir direğe bağlanmıştır. İşte o anda, Solon’u hatırlar ve üç kez, ‘Solon! Solon! Solon!’ diye haykırır. Bunu duyan Kyrus, haykırışının nedenini öğrenmek ister. Hikayeyi dinleyince, Krezüs’ü yakmaktan vazgeçer ve onu serbest bırakır...
Kazım Akbıyıkoğlu’nun, sandıklarla Türkiye’ye geri getirdiği Karun Hazinesi’nin parçalarını birlikte geziyoruz. Bu uzun serüven, ayrıntılarıyla, adeta dipsiz bir kuyu; ‘İkiztepe Tümülüsü’nü soyanların elebaşısı, Ahmet Bülbül öyle zekiydi ki, çıkardığı her parçayı bana, tüm detaylarıyla, tam 20 yıl sonra bile anlatabildi. Şu, insan kulplu gümüş sürahiyle deniz atı altın broşa bak, geri alınan eserlerin en eşsizlerinden... Hazinenin en ilginç tarafı da bazı parçaların kalıplarıyla birlikte mezarda bulunmuş olmaları.’ Meşe palamudu gerdanlık, farkedilmeyecek gibi değil... Uzun uzun seyrediyorum. ‘Ahmet Bülbül, sus payı olarak, ekiptekilere, hanımlarına küpe yapsınlar diye, bu kolyeden ikişer meşe palamudu vermiş. Sonra ne olur ne olmaz, dedikodu yayılır ihtimaliyle, bunları toplamış ve ben size elbiselik kumaş alayım, diyerek onları avutmuş.’
Aktepe Tümülüsü’nden çıkan duvar resimleri, ancak Mısır’da gördüklerime benziyor.
Üstelik, Kazım Bey’in, bunlarla ilgili, öyle bir hikayesi var ki, kıvrak zekanın ne demek olduğunu fazlasıyla anlatıyor; ‘Bu duvar resimleri çalındıktan iki ay sonra, tabelacı Nurettin Demir adlı bir delikanlı, Uşak’a gelip soba boyası aldı. Zaten Antikçağ’da, değerli parçaları soyulmuş bu mezarın resimlerini daha önceden görmüştü ve iki günde mezarın duvarlarına benzerlerini yaparak, orijinalmişler gibi bunlara müşteri buldu. Bir yıl sonra, sahte oldukları anlaşılınca, Nurettin’i öldürmeye geldiler. Askere kaçarak canını zor kurtardı. Gerçekleri geri geldi ama sahteleri bulunamadı.’
METROPOLİTAN’DAKİ UŞAK HALISI
Ahmet Bülbül yaşlanmıştır. Kazım Bey’i çağırır ve şöyle der: ‘Toptepe’yi kazarken çevreyi dolaşıyordum. Bir nokta keşfettim, orayı sana göstermeliyim. Başka kimse bilmiyor.’ Kısa bir süre sonra, Kazım Bey köye gider ancak Ahmet Bülbül bir gün önce ölmüştür. Bir hayal yarım kalmıştır...
Göç alan bir kent, Uşak. Civardaki köylerden gelip burada çalışanlar oldukça fazla. Onlar, köyleriyle bağlarını koparmadan, köyden akrabaların gönderdiği gıdalarla beslenir, ucuz evlerde oturur, dokuma ve deri fabrikalarında çalışarak, kazançlarının bir kısmını biriktirir ve kendi işlerini kurmanın umuduyla yaşarlar. Bir grup daha vardır ki onlar Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dan, özellikle dokumacılığın yaygın olduğu Adıyaman’ın Besni ilçesinden, çoluk çocuk gelirler. Tekstilde işçi olarak çalışırlar ve günün birinde ya birlikte çalıştıkları yeri satın alırlar ya da yeni bir işyeri açarak, bu sanayi kentinin yeni fabrikatörleri olurlar...
Bundan 10 yıl önce, New York’a gitmiştim. Metropolitan Müzesi’nde, 16.- 17. yüzyılın ünlü İtalyan ressamı Caravaggio’nun özel bir sergisi vardı. Resimlerin birçoğu, Caravaggio’nun yaşadığı devri yansıtıyordu. Bir natürmortun detayı dikkatimi çekti; masanın üzerindeki halı... Türk halısına benziyordu, altındaki açıklamayı okudum; Uşak halısıydı... Müzede gönüllü rehberlik yapan sanat tarihçisine kulak kabarttım. Uşak halılarını göklere çıkarıyordu. Uşak halısını, kendi sanat eserini daha da güzelleştirmek için kullanan sadece Caravaggio değildi. Holbein ve Lotto gibi ressamlar da İstanbul’a gelmişler, buranın mistisizminden büyülenerek, Uşak halılarını yalnız eserlerinde resmetmekle kalmayıp, Avrupa asillerinin sarayları ve köşkleri için de çizimler yapmışlardı.
Bunlar da Uşak’ta dokunuyor ve bu ressamların adıyla anılıyordu. Bugün, bu halılardan bazıları, belki de dünyanın en önemli Uşak halısı koleksiyonuna sahip, İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin önemli bir bölümü. Bu koleksiyonda camilere bağışlanmış olan Uşak halıları da var.
19. yüzyılın ikinci yarısında, artık yörüklerin çeyizleri ve kendileri için dokudukları küçük halıların tarzı değişiyor ve sipariş üzerine, üç bin büyük tezgahta, dev halılar dokunuyordu. Üstelik bu tezgahları yapmak için gereken büyük çamlar, Uşak civarında vardı. Bu, Uşaklı kadınlar için iyi bir geçim kaynağı olmuştu. O güne kadar, sadece geleneksel yollarla yün ve boya elde eden köylülere, artan siparişlerle birlikte, artık ne iplik ne de zaman yetiyordu. Üstelik elektrik yoktu ve kadınlar, geceleri de çalışmak zorundaydı. Hava kararınca, başlarına kendi buluşları olan bir kandil bağlarlar ve sallandıkça damlayan gaz yağına rağmen, halıları dokumaya devam ederlerdi. Bu durum, Uşak’ın, Anadolu’da ilk elektrik santralı kurulan yer olmasını ve iplik fabrikalarının açılmasını sağladı. Bu fabrikaları kurmak için, yabancı mühendisler getirtildi. O güne dek ancak İstanbul Feshane’de bir iplik fabrikası vardı, bunun ardından Uşak’ta üstüste üç fabrika kuruldu...
Uşak’a gelen birçok yerli ve yabancı turist gibi, ben de dükkanlarda ve evlerde Uşak halısı bulacağımı sanmıştım. Bugün eski Uşak halısını değil Uşak’ta, müze harici, Türkiye’de görmek bile mümkün değil. Uşak halısı diye yana yakıla aranırken, bir zamanlar, her evde dokunan bu halıların, çoktan birkaç makina halısıyla takas edildiğini öğrendim.
İnternete girip, yabancı sitelerdeki Uşak halılarını inceledim, bugün Amerika ve Avrupa’da, Türkiye’dekinden daha fazla Uşak halısı var. Dünyanın en ünlü müzayedelerinde milyonlarca dolara satılıyorlar. Üstelik, 1980’lerde Türkiye’ye gelip kök boya elde etme tekniğini bizden öğrenen Alman uzmanlar, şimdi unuttuğumuz bu geleneği bize yeniden öğretiyorlar. Bugün sadece Palmet Halı’da Esma Kıvrak ve Mustafa Gündüz, Uşak halısını Uşak’ta yaşatma hayallerini gerçekleştirmişler.
TÜRKİYE’NİN İLK ŞEKER FABRİKASI
Yıl, 1923... Uşak’ın ünlü halıcılarından Molla Omaroğlu Nuri Şeker, Avrupa’dan iş görüşmesine gelen Alman misafirlerine çay ikram etmektedir. O zamanlar henüz Türkiye’de şeker fabrikası yoktur ve bakkaldan çekiçle kırılan ‘kelle şeker’ satın alınır. Misafirler, kendi ülkelerinde, şeker pancarından nasıl şeker elde ettiklerini anlatır ve Almanya’ya döndürdüklerinde Omaroğlu’na şeker pancarı tohumu gönderirler. Savaştan yeni çıkılmıştır, ne para ne de tesis kuracak mühendis vardır. Ancak Omaroğlu, köklü bir ailedendir, dürüst bir tüccardır, Haşhaş Yağcılar Başkanlığı yapmıştır, köylü onu tanır ve güvenir. Böylece, halka açık bir şirket kurmaya cesaret eder. Ancak köylünün, iki liraya basılan hisse senetlerinden alacak parası yoktur. Buğdayını, haşhaşını, yumurtalarını yüklenir, bunları satar, üzerine de 100- 150 kuruş ilave ederek bu hisselerden alır. Türkiye’nin ilk şeker fabrikası, ‘Nuri Şeker Uşak Şeker Fabrikası’, 1926’da böyle kurulur.
Burası Uşak... Hayaller burada gerçekleşir ...
BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM
Bintepeler’de tümülüsler arasında dolaşarak, hangisinin altında hazine olabileceğini tahmin etmek
Kula’nın Emre Köyü’ndeki Carullah Bin Süleyman Camii’nin duvar resimlerini kaçırmamak
Bir taraftan Uşak Müzesi’ni gezerken, bir taraftan da Karun Hazinesi’ndeki önemli parçaların hikayelerini, Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’ndan dinlemek
Uşak’ın ünlü ‘siyah’ havucunu tatmak ve suyunu içmek.
Ankara Maden Tetkik Arama Enstitüsü’ndeki Doğa Tarihi Müzesi’nde Çakallar’dan çıkarılan, 10 bin yıl öncesine ait, bir çift ayak izini görmek
Palmet Halı’da Uşak halılarının yeniden doğuşunu izlemek
Uşak’ta eski bir evin avlusunda, Uşaklı kadınlardan tarhana yapımını öğrenmek
Otel Dülgeroğlu’nun şadırvanlı avlusunda, bir kez daha bu asırlık binaya hayran olmak.
Kula Park Kahvesi’nde ağaçlar altında ada çayı içmek |