|
İlkokula başlamış mıydım, başlamamış mıydım tam hatırlamıyorum, sevgili ‘Dayday’ım beni karşısına oturtur ve gayet ciddi bir sesle, ‘Sirkeci’den itibaren sur kapıları say’ derdi.
Ahırkapı, Kumkapı, Yenikapı, Edirnekapı falan gidiyorum...
FARKINDAYIM, ‘şehirlinin özelliği nedir’ türü bir soru çok soyut kaçacak.
Çünkü kuşkusuz, buna bir değil bin bir cevap vermek mümkündür.
Ne bileyim ben, kalabalıkların yakamozunda yıkanmak zevkinden tutun da, metro koridorlarının kokusunu solumak hazzına dek, say Allah say, yanıtlar bitmez.
Veya, cevaplardan birisini zaman kavramıyla özdeşleştirebiliriz.
Mesela, toprak durağanlığında yaşayan amel-i manda köylülerin mevsim değişimini ancak arpa filizlenmesiyle anlayabildiğini; oysa, cevval ve bitirim kentlilerin baharın yaza dönüşmekte olduğunu, endamı yerinde kadınların artık çorapsız bacakları altına açık iskarpinler giymeye başlamalarıyla fark ettiğini söyleyebiliriz.
Örnekler uzar, gider.
*
FAKAT yine de, bana göre, şehirlinin ‘olmazsa olmaz’ nitelikte iki temel özelliği vardır. Ne birinden, ne de diğerinden vazgeçilebilir.
Birincisi ‘site’yi mekan olarak, semt olarak, sosyolojik boyut olarak; diğeri ise, bilhassa ve bilhassa argo dahil, ‘site lisanı’nı geniş anlamda bilmek fiilleridir.
Bunlar hayati yükümlülük oluştururlar.
Şehrinin coğrafyasını avuç içi gibi tanımayan ve şehrinin lisanını kuş dili gibi konuşmayan insan, gerçek anlamda ‘kentli’ sıfatını hak etmez.
Ve doğrusu benim şansım var, ‘ağaç yaşken eğilir’ misali, iki yükümlülükten birincisi bana daha ilk andan itibaren empoze edildi. Sonrası da kendiliğinden geldi.
Ötekisi ise doğal bir evrimde oluştu.
*
EH, ağacımız evvel emirden beri yedi tepe duvarlar içine dal budak sarmış olduğundan girizgahı Yuşa Dağı’ndan yapacak değil ya, henüz ilkokula başlamış mıydım, başlamamış mıydım tam hatırlamıyorum, sevgili ‘Dayday’ım beni karşısına oturtur ve gayet ciddi bir sesle, ‘Sirkeci’den itibaren sur kapıları say’ derdi.
Ahırkapı, Kumkapı, Yenikapı, Edirnekapı falan gidiyorum da, hay Allah Belgradkapı’yı unuttuğum için ve nereden duyduysam duymuşum, İmparatorluk saraylarımızın ‘Mabeynkapı’sını telaffuz ettim.
Derhal, ‘Devenin nalı! Ne hacet, bari Kızıltoprak’taki köşkün selamlık kapısını ekleyiver de, tam olsun’ diye paparayı yiyiverirdim.
Yahut soru, ‘Beşiktaş’tan vapura binip Üsküdar’a geçtin. Hep sancak alabanda, Kanlıca’ya kadar Anadolu yakası iskelelerine palamar atacaksın. Sırasıyla söyle’ şeklinde formüle edilirdi.
*
İŞTE keyfim keyif, ahşap kaptan köprüsünde küpeşteye kurulup çarkçıbaşına Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy diye vira ettirtmekteyim ki, eyvah Kandilli’yi atlayarak Küçüksu demişim.
Anında, ‘Be oğlum, sen Çemişkezek’ten mi indin? Koskoca matmazeller mektebine kör kör mü bakıyorsun? ‘Kandilli yüzerken uykularda / Mehtabı gezindik sularda’yı da mı unuttun’ diye azarın bini bir para.
Ceza olarak da, hayda tornistan, Rumelikavağı’ndan Bebek’e kadar in.
Her ne kadar sorgulamalar ‘Abanoz’ ve ‘Alageyik’ sokaklarını kapsamadıysa da, böyle böyle ‘şehirlilik refleksi’mi perçinledim.
Sonra da, dünyanın dört bucağında yaşadığım, gezdiğim, tozduğum kentleri de aynı ‘bilmek’ ihtirasıyla yakaladım.
Bazılarında taksi şoförü olarak direksiyon sallamam da işin çabası.
*
ARGOYU ise önce okul sırasından işportacı tezgahına; sonra da koltuk meyhanesinden o hiç sözü edilmeyen sokakların kerhanesine, an be an ve karış be karış yaşayarak öğrendim.
Evet, argoyu iyi bilirim! İyi bilirim ne kelime, mükemmel bilirim.
Değme Tophane kabadayısı ağzından kopuk söz çıkartmaya görsün, alimallah ‘o lafları atlattık...’ diye girizgahı yaptığım gibi gerisini de öyle bir getirir ve anında tozunu alıveririm ki, top ense tıraşını göstere göstere Galata yokuşuna yollanır.
*
ZATEN bu Galata - argo ilişkisi de şehirliliğimizde bir kıstas oluşturur.
Biz ufku deryaya açık bir limanız ve de kah Adalar istikametinde, kah Çamlıca sırtında beliren gökkuşağımızda yedi düvelin yetmiş yedi rengi peydahlanır.
Dolayısıyla da, bütün dünya dillerinde olduğu gibi, tabii ki o ufukların ve o renklerin büyüsü en önce, en çok ve en yoğun biçimde argoya yansır.
Ve yine dolayısıyla, Rumca’dan ‘anafora getirdim’; Kürtçe’den ‘hırboyu kovmuş’; İngilizce’den ‘pergel fayraplayalım’; Fransızca’dan ‘kumpas kurdu’; Ermenice’den ‘madik atıyor’; Rumence’den ‘kokoroz mu röntgenliyorsun’ veya İtalyanca’dan ‘avanta yaladı’ argosunu aval aval dinleyenler, ‘b-e-n-i-m’ şehrimin şehirlisi olamazlar.
N’apim, gitsinler, Sarayburnu’ndan kendilerini denize atsınlar.
Tabii, Sarayburnu’nun neresi olduğunu bilebilirlerse... |