|
Melike NİŞEL
Dünyada bazı ülkeler var ki ancak beklentilerinizi doğru tanımlar ve orada nasıl bir tatil geçireceğinize dair bir fikriniz olursa, hayal kırıklığına uğramadan geri dönersiniz. Nepal de böyle ülkelerden biri.
Zor şartlar, fakirlik, çok hijyenik olmayan bir ortam. Tibet ve Hindistan gibi iki dev ülkenin arasına sıkışmış kalmış küçücük bir ülke olmasına rağmen hakkında çok konuşulan, insanların zamanında ve hálá Himalayalar’ı keşfetmekten çok kendi sınırlarını tanımak için gittikleri topraklar. Birçok batılının içinde yaşadığı düzenden kaçmak için hayalini kurduğu Katmandu, yeni dünya düzeninin etkileşimiyle artık mistikten çok nostaljik denebilecek bir başkent halini almış... Ben Nepal’e biraz tesadüfi de olsa, uzun ve yorucu bir Güneydoğu Asya yolculuğu sonrasında, Bangkok’ta tanıştığım İsrailli seyyah bir grupla gittim. Hindistan’a doğru giden yol arkadaşlarımla, keyfini çıkararak, yaşayarak gezme fırsatını bulduğum Nepal, beklentilerimin altına hiçbir zaman düşmedi. Olağanüstü tarihi yapıları, tapınakları ve manastırlarıyla Vadi’nin üç görkemli şehri Katmandu, Bhaktapur ve Patan’ı görmek ve genel olarak Nepal’in zor şartlarında seyahat etmek, Hindistan yolculuğuna hazırlananlara hızlandırılmış bir kurs gibiydi.
Hindu ve Budist dünyaları arasına sıkışmış ve turistler akın etmeden dünyanın en güvenli yerlerinden biri olan Nepal, hiçbir zaman sömürge olmamış ve bununla çok gurur duyuyor. Yine de komşularına ticari anlamda bağımlı olan Nepal, Hindistan’dan bağımsız ve ileri bir ülke olduğunu kanıtlamak istercesine, yerel saati Hindistan’ın 15 dakika ilerisine almış!
Seyahatlerimden sonra kesin emin olduğum bir konu; Asya’nın birçok ülkesinde zamanın gelişmiş ülkelerde olduğu kadar değerli bir şey olmadığı... Ülkelerin büyük kısmında sadece yürüyerek yol alabilen Nepalliler için 15 dakika ileri ya da geri pek bir şey farketmiyor haliyle...
HİMALAYALAR’DA TREKKİNG
Gözkamaştıran Newari Pagoda’larıyla (Newari, Katmandu vadisinin yerlilerine verilen ad, Pagoda ise kat kat küçülerek yükselen Japon mimarisinde görülen bina türü) süslü meydanların, Sadhu’larla (Hinduizm’de kutsal adam) dolu sokakların büyüsünün yanında Nepal aynı zamanda bir açıkhava sporları cenneti. Dünyanın en yüksek bungee jumping’lerinden biri Nepal’de. Bunun yanında birçok nehirde farklı zorluklarda rafting imkanı var. Trisuli Nehri, Kali Gandaki ve Karnali bunlardan bazıları. Ama tabii Nepal’in en önemli gelir kaynağı ve birçok turistin gelme sebebi Himalayalar’da trekking. Bunların arasında Pokhara çıkışlı beş günlük Poon Hill yürüyüşü, 12 günlük Annapurna Base Camp, 2-3 haftalık Annapurna çevresinde yürüyüş, on günlük Langtang/Helambu trekleri veya Sagarmata Milli Parkı’nda (Everest’in Nepalce adı) yapılabilecek 25-30 günlük yürüyüşler mevcut.
Sherpa’lar (Himalayalar’ın yerlileri) içinse dağlarda yürümenin üç amacı var sadece: Köylerine eşya ve yiyecek götürmek, kutsal bölgelere ulaşmak ve turistlerin çantalarını taşıyarak para kazanmak. Onlar için dağlara tırmanmaya gelen yabancıları anlamak imkansız. Sherpa’nın birinin İstanbul trafiğinde işe gitmeyi denemek istemesi bize ne kadar absürd gelirse, onlar için de durum öyle...
Biz yine de ilk haftanın sonunda Katmandu’dan alınması gereken yürüyüş malzemelerini ve uyku tulumlarını edinip, Gosainkund’a, kutsal göller bölgesine yapacağımız Trek’e doğru yola koyuluyoruz. Katmandu’dan 50 kilometre uzaklıkta Dunche adında bir dağ köyünden yürümeye başlayacağımızı biliyorum ancak 50 kilometrenin Nepal’de iyi ihtimalle yedi saat, kötü ihtimalle 12 saatlik bir otobüs yolculuğuna dönüşebileceğini daha sonra öğreniyorum. Katmandu’dan sabah altıda bir halk minibüsüyle hareket ediyoruz. Bazı yürüyüşlerde, belli bir yere kadar uçulabiliyor ancak Langtang Milli Parkı’na gitmenin başka yolu yok.
Katmandu’dan çıkar çıkmaz bir yola giriyoruz ki ancak şöyle tasvir edebilirim: Standart üçüncü dünya ülkesinin otobanını al, tek şeride indir, milyon viraj ekle, iki bin metreye çıkar, bir yanında iki kilometrelik bir uçurum, öteki yanında düz bir duvar gibi duran dağı koy, bir süre sonra yolu da kaldır, çukurlardan oluşan bir patika haline döndür. Bu yetmezmiş gibi minibüsün içine 58 kişi doldur ve her on metrede bir dolmuş gibi durdur. Arada sırada tepeden taş yağmasında da sakınca yoktur. Bu halde, kelle koltukta; Nepalli teyze ve bebeği kucağımda gidiyoruz. Sabah serinliği geçip öğle sıcağı bastırınca durduğumuz bir dağ köyünde kendimi minibüsün tepesine atıyorum. 20 kadar insan bir anda minibüsün tepesine çıkmaya başlıyor. Yol bitmek bilmiyor. Sekiz saat tepede insanların ve çuvalların arasında ezile ezile bir hal oluyoruz.
Sabah altıda bindiğimiz otobüsten öğleden sonra üçte iki bin metrede bir dağ köyü olan Dunche’de iniyoruz. Bu arada minibüsün tepesinde üç Sherpa ile sırt çantalarımızı taşımaları için anlaşıyoruz. Çok üzücü ancak bu insanlar günde dört dolar alıyorlar, sırtlarında 25 kilo, saatlerce yürümek için...
OTELLERİN BEDAVA OLMASI NORMAL
Kaldığımız yerde sıcak su ve elektrik olmadığı gibi odada ısıtma yok. Himalayalar’da oteller bedava, sadece kalınan yerde yemek gerekiyor. Bedava olması da çok normal çünkü sadece oda ve yatak veriyorlar. Buz gibi dağ suyunda yıkanmak isterseniz, su da var!
Sabah altıda kalkıp Gosainkund’a doğru olan yürüyüşe başlıyoruz. Altı kişi ve üç çanta taşıyıcı. Minibüsün tepesinde tanıştığımız Fransız bilgisayar mühendisi de bize katılıyor. İlk gün enfes manzaraların arasından 7-8 saatlik bir yürüyüş. Bizim taşıyıcılar türküler çığıra çığıra önden gidiyorlar. Herkesin temposu farklı, o yüzden yalnız yürüyoruz genelde. Öğleden sonra bir sherpa dağ köyüne varıyoruz. Bu arada yanımızda iki şişe su var, o bitince iyot veya klor karıştırıp dezenfekte ederek dağ suyu içmeye başlıyoruz. Dağdaki bütün çöp aşağı hamalların sırtına iniyor. Yakılabilen yakılıyor ama plastik şişeler yakılamadığı için şişe suyu kullanılması, etrafa atılan şişelerden dolayı hoş karşılanmıyor.
2800 metrede hava çok daha soğuk, elektrik yok, verilen mumu alarak ve donarak odaya çıkıp yatılıyor. Yemek olarak daal-bhaat (Yani mercimekli pilav) var. Onlar daal-bhaat ve Tibet ekmeği dışında hiçbir şey yemiyorlar çünkü başka bir şeyleri zaten yok.
İkinci gün sabah yedide yola çıkılıyor; üç bin metreye varınca kar başlıyor. Karın içinden, ormanların arasından yürüyoruz. Manzara olağanüstü. Arada dağ köylerinden geçiliyor, bizim sherpa Babu, sırtında iki kişinin çantası piti piti gidiyor önden, şarkılar söyleyerek. İkinci gece üç bin metre civarında konaklıyoruz. Yukarı çıktıkça nefes almak iyice zorlaşıyor. Ben içinden sobanın borusu geçen odayı kapıyorum, sıcak diye. Bu uyanıklığım yüzünden bütün gece uyuyamıyorum, çünkü soba sönünce odadaki azıcık oksijeni de aşağı çekiyor boru.
İNSANLIĞIN EVRİMİNİ GERİ ÇEVİRİYORUM
Ertesi sabah uykusuz ve bitap, yine tırmanışa geçiyoruz.
Bir saat sonra ben, insanlığın şimdiye kadar katettiği tüm evrimi geri çevirmiş ve ön ayaklarımı kullanmaya başlamış buluyorum kendimi. AMS, yani yüksekliğin, oksijenin azalmasından ve basınçtan dolayı yaşadığım rahatsızlık, bende erken başgösteriyor.
Beşinci günün sonunda 4380 metredeki Gosaikund’a varıyoruz. Enfes bir yer; donmuş göller, bulutların üstünde kalıyor. Ben biraz dinlenip, bir 200-300 metre daha tırmanıyorum. Gece rahat uyuyabilmek için, dengeleme yapmak gerekiyor. Biraz daha tırmanınca vücut o yüksekliğe alışıyor. Yani bir nevi bünyeyi kandırma durumu. 4600 metrede Katmandu inişine geçilen Laubirinayak geçidine varmamız lazım ama feci bir tipi başlıyor ve iki saat içinde geçiş kapanıyor. Geri dönmek de neredeyse imkansız, hava eksi 20 derece civarı, uyku tulumlarının içinde, üstümüzde dağ battaniyeleri, yine de donuyoruz. Tabii ki elektrik yok, su yok (donmuş), tuvalet dışarıda. Sabah kalktığımda başucumdaki suyu da donmuş buluyorum. Öyle bir odada uyuyorum yani.
Ertesi sabah, geçişin açılmayacağını öğrenip geldiğimiz dağların civarından inerek geri dönüyoruz. İniş insanın daha çok oksijen alması açısından rahatlatıcı ama bacaklar feci ağırıyor bu sefer. İniş üç gün sürüyor. Otobüsün önüne düşen kayayla kapanan yola ve patlayan lastiğe rağmen, on saatte varıyoruz Katmandu’ya...
Böylece bitiyor benim Himalayalar’la olan haşır neşirliğim. Bundan sonra ancak Pokhara’da göl kenarında keyif yaparken uzaktan izliyorum dağları... Ve bir daha emin oluyorum, Himalayalar’da zamanın durduğuna. |