|
Emel ARMUTÇU
Le Monde’un New York Times’la ortak çıkardığı haftasonu ekinin 18-19 Ocak 2004 tarihli sayısının manşetinde şöyle bir haber var: ‘Dışarıdakiler sanat dünyasına damgasını vuruyor.’ Herald Tribune’de de yayımlanan haberde adı geçen beş Türk sanatçıdan biri Fatih Akın, Avrupa basınının selamladığı... Selamlanması boşuna değil; çünkü bu haberlerin yayımlanmasından bir ay kadar sonra, Duvara Karşı (Gegen die Wand) adlı son filmiyle Uluslararası Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı’yı kazanıyor. Bu, Almanya doğumlu da olsa bir Türk’e, tam 40 yıl önceki Susuz Yaz’dan sonra Altın Ayı’yı kazandıran ikinci film. Ama aynı zamanda 1986’dan bu yana Berlinale’de ödül alamayan Almanya’ya da 18 yıl sonra festivalin en büyük ödülünü
kazandırıyor genç yönetmen. Genç, henüz 30 yaşında ama ödülsüz tek filmi yok. Türk basını tarafından selamlanması da gecikmiyor elbette: ‘EuroTurk’un zaferi!’ Artık ne Türk Scorsese’i, ne 2000’lerin Fassbinder’i tanımlamalarına ihtiyacı var. Çünkü O Fatih Akın. Kendi sinema dilinde, yolunda; kendi izleyicisi olan. Hamburg Film Üniversitesi’nde senaryo hocası. Berlinale’de (2001) jüri üyesi. Tabii hem Almanya, hem Türkiye tarafından sahipleniliyor ama ona sorarsanız o bir Alman yönetmen, çünkü orada doğdu, orada yaşıyor, filmleri Alman yapımı, orada çekiyor. Ancak ‘his olarak’ Türkiye etkisi, ‘akıntısı’ var. O iki kültürlülüğün onu sıkıştırmadığını, tersine yaratıcılığını artırdığını düşünüyor. İşte Fatih Akın’ın, filmlerini de sık sık besleyen hayat hikayesi....
Fatih Akın, 25 Ağustos 1973’te, Almanya’ya işçi olarak giden Mustafa Enver Akın ile Hadiye Akın’ın ikinci oğlu olarak (Ağabeyi Cem, filmlerinden tanıyacaksınız) Hamburg’da doğar. Kimya fabrikasında işçi olan babası, iki oğlunu hem çok sever, hem de klasik bir Türk erkeği olarak çok döver. Neden? Yaramazdırlar çünkü. Yine de ‘Keşke onun gibi iyi bir baba olabilsem’ der Fatih. Çünkü ‘Almanlar’dan ayırmaz, ne isterlerse yapmaya çalışır, üzerlerinde baskı kurmaz.’
Küçüklüğünden itibaren, haftasonları ya da tatillerde fabrikada babasının yanında çalışan, daha büyüyünce barlarda bardak toplayan, sinemada popcorn satan Fatih, giderek sinemaya ilgi duymaya başlar. Bunda evlerinde düzenlenen video seanslarının etkisi çoktur; uydu antenlerin olmadığı, videonun yayılmaya ve onun büyümeye başladığı 1980’li yıllarda ailesi de hemen bir tane edinmiş, ‘sıla hasreti’ni videodan izledikleri Türk filmleriyle gidermeye başlamıştır. Komşu Türk ailelerle birlikte üst üste beş Türk filmi izlediği günler olur. (Ailesinin Almanya ‘macera’sını 2001 yılında çekeceği ‘Geri Dönmeyi Unuttuk’ adlı belgeselde anlatacaktır; büyük bölümü, amcaları, halaları, kuzenleri, hepsi oradadır, 1986’da kendi çekirdek ailesi hariç hepsi kesin dönüş yapmıştır.)
DAZLAKLARA KARŞI MAHALLE ÇETESİNDE
İlk gençlik yıllarında sinema düşünür ama oyuncu olarak... Yine de küçüklüğünden itibaren yazdığı hikayelere iki de senaryo ekler. Lise son sınıfta, çok sıkıldığı derse kulağını vermeyip gizlice yazdığı bu senaryolardan birini Kısa ve Acısız, diğerini Temmuzda adıyla filme çekecektir sonra. Oğullarına hiçbir zaman ‘doktor olun, mühendis olun, şunu bunu olun’ demeyen baba Enver Bey, küçük oğlunun sinema hevesine de itiraz etmez ama pek ciddiye de almaz. Tabii 19 yaşında profesyonel oyuncu olarak ilk parasını kazanana kadar! Hamburg Thalia Tiyatrosu’nun deneysel sahnesinde oynayan, televizyoncular tarafından keşfedilip dizilerde rol almaya başlayan Fatih, bu arada, yine filmlerinde rastlanacak hikayeleri yaşar.
16 yaşındayken, bir çeteye ‘takılır.’ Bazen ‘düşman’ çete laf attığında, bazen Dazlaklar’a karşı, toplanıp dövüşlere gider. Dazlaklar yüzünden hapse de girer. Sonra işler ‘ciddiye dönünce’, mesela uyuşturucu filan karışınca bırakır. Ama çok dost kaybeder o çete faaliyetleri yüzünden. Kısa ve Acısız adlı filminde bu yaşananlara benzer çok olay vardır.
Hálá ırkçı saldırılar, politik haksızlıklar olduğunda sokağa çıkmaktadır ama filmlerinde göçmenliği, azınlık olma, toplum dışına itilme durumlarını fazla dramatize etmeden, duygu sömürüsü yapmaktan kaçınarak anlatır; ne çok kültürlülük politikalarına yüz verir, ne iki kültür arasında sıkışmışların edebiyatını yapar ama o da yaşamıştır acı şeyler elbette. Mesela 12 yaşındayken Alman bir kıza aşık olmuş, Türk olduğu için reddedilmiştir. Bir gün Dazlaklar onu trenden atmaya kalkmıştır. Alman arkadaşlarının evine gittiğinde, neden yemek saatinde oradan ayrılmak zorunda olduğunu, hep birlikte oturup yemek yenmediğini uzun süre anlayamamıştır.
Ama bütün bunların onda bir eziklik, kompleks yaratmadığını düşünür. ‘Ben bu toplumun çocuğuyum, Hamburg toplumu. Bizim mahalle Altona. Buradaki okullara gittim. Üstelik yalnız değildim, sadece Türk de değil, bir sürü yabancı vardı. Bunu hep bir zenginlik olarak gördüm. Eğer küçük yaştan itibaren farklı ülkelerden insanlarla birlikte olursan, herkesten daha çok şey öğrenirsin tabii. O yüzden filmlerimde göçmenlik durumu sadece bir fon. Sadece bunun olduğu filmler de yapıldı, mesela 40 Metrekare Almanya. Ama o benden önceki dönem. Hálá acı hikayeler vardır ama ben kişisel hayatımdan şeyler vermeyi tercih ettim.’
FİLMLERİNDE EŞİNİ DOSTUNUAİLESİNİ OYNATTI
Neyse biz hikayemize dönelim: Oyunculuğa başlayınca Hamburg Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girer Fatih Akın. Görsel İletişim Bölümü’nü bitirir. 1995 yılında ilk kısa filmi, ‘Sensin’’i çeker. Hayallerindeki kadına rastlayan bir Türk gencinin hikayesidir bu ve hemen ödül getirir ona: Hamburg Uluslararası Kısa Film Festivali İzleyici Ödülü. İkinci kısa filmi bir gangster komedisi olan Getürkt’tür (1996), o da pek çok festivalde gösterilip, Lünen ve Chicago’da ödül alır.
İlk uzun metrajlı filmi, Almanya’da yaşayan bir grup göçmenin hikayesini anlatan Kısa ve Acısız’dır (1998). Her ne kadar kanlı sahnelere sahip bir film olsa da temelde arkadaşlık üzerinedir. Eleştirmenlere göre, ‘İlk gençlik yıllarını büyüdüğü şehirdeki çok kültürlü çeteleri yarı hayranlık, yarı korkuyla izleyerek geçiren sinema meraklısı bir genç büyüyünce ne yapar?’ sorusunun cevaplarından biridir. Filmde rol alanların çoğu aslında oyuncu değildir; eş dost oynar. Çekimleri iki gün süren düğün sahnesi için Akın’ın tüm ailesi ve arkadaşları bir araya gelir. O bunu hep yapar; fotoğrafları için aradığımız halasının evinde telefonu açan kişi, ‘benim küçük de oynadı bir filminde, ben yengesiyim’ diye tanıtır kendini.
Kısa ve Acısız’ın ödüllerini de hemen söyleyelim; Locarno Film Festivali’nde Bronz Leopar, Bavarian Film Festivali’nde En İyi Genç Yönetmen... Akın’ın, ayrıca Alman Film Ödülleri’ne aday gösterilen ve başrol oyuncusu Mehmet Kurtuluş’a da ödül getiren bu filmindeki performansı, eleştirmenler tarafından Amerikan sinemasının ünlü yönetmeni Martin Scorsese’ye benzetilir. Ve artık ‘pek hoşlanmadığı’ bu benzetmeler meselesine gelir konu...
Evet ilk başta Scorsese’den etkilenmiş, hatta Kısa ve Acısız’ın jeneriğinde teşekkür etmiştir ama şart mıdır yani? ‘Hele Tarantino’ya benzetilmek! Hiç sevmem sinemasını. Benim amacım şu gibi, bu gibi olmak değil, kendimi ifade etmek. İnsanların ‘Bu bir Akın filmi’ demesi! Başta Scorsese’den etkilendim, Temmuzda filmimde de Kusturica etkisi vardır. 24 yaşındaydım, gençler idollere her zaman ihtiyaç duyar. Ama aynısını yapmıyorum. Solino da İtalyan yeni gerçek sinemasıydı. Ama Duvara Karşı, ilk defa etkisiz çektiğim bir film. Ya da en büyük etkiyi Yeşilçam, Yılmaz Güney sinemasından aldı diyebilirsiniz.’
TÜRKÇE FİLM ÇEKME HAYALİ
Yok demeyelim, eleştirmenlere göre Fatih Akın, son performanslarıyla tüm etiketlerden kurtulmuş durumda, diyelim ve yine hikayeye dönelim: Altın Ayı’yı kazandıran son filmi Duvara Karşı’dan önce Temmuzda vardır ki o da ödüle boğulur. Bu filminde artık eş dost değil, dünyaca ünlü oyuncular Moritz Bleibtreu ve Christiane Paul oynar. Tabii vazgeçemediği oyuncu Mehmet Kurtuluş da. Hamburg’da başlayan film, tüm Avrupa’yı baştan sona katettikten sonra aşkı İstanbul’da bulan iki maceraperestin hikayesini anlatır. Bir Türk yönetmen için rekor sayılabilecek bir bütçeyle, 10 milyon marka çektiği Solino, ondan sonra gelir. Bu filmin senaryosunu kendisi yazmaz ama yine kendi yaşadıklarından kesitleri içerir film; mesela ailenin Almanya’da ilk geldikleri apartmanda tuvalet olmaması, annesinin anlattığı bir hikayedendir. Ya da annenin hastalanınca ölmek için ülkesine dönmeyi tercih etmesi, bizzat halasının yaşadığıdır.
Ve sonra biliyorsunuz, Altın Ayı’yı alan Duvara Karşı gelir... Ya bundan sonra? Sırada Ruh Mutfağı var. Yine ‘mahalle’de geçen bir komedi. ‘Tanıdığım bildiğim şeyleri anlatayım, filmlerim daha kuvvetli olur’ diyor. Türkçesi mükemmel değil ama ya Türkçe film çekme hayali? ‘Hemen değil ama gelecekte mutlaka. İstanbul’da geçen, Türk yapımı olan bir film mesela. Ben kendimi köprü olarak görüyorum zaten.’ |