|
ÖNCEKİ akşam Ankara'da KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan zirve sancılı bir şekilde geçti ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın mektubu henüz yola çıkmadığı için ‘‘mektubu bekleyelim’’ kararıyla sonuçlandı.
Beklenen mektup Denktaş'ın önüne dün öğleden sonra ulaştı.
Ve Annan'ın önümüzdeki salı günü görüşmeleri başlatmak için New York'a yaptığı davetin koşulları da ortaya çıktı.
Annan, bilinen koşullarını tekrarlıyor; görüşmeler sonunda anlaşma olmazsa tarafların 21 Nisan tarihinde kendi adını taşıyan planı referanduma götürmeyi kabul etmelerini istiyor.
İŞLER NEDEN KARIŞIYOR?
Mektupta çok önemli bir ayrıntı var. Annan, görüşmelerde üzerinde anlaşma olmayan başlıkların referanduma ‘‘kendi orijinal planındaki haliyle sunulacağını’’ söylüyor.
Erdoğan'ın Davos görüşmesinde ‘‘boşlukta kalan noktaların Annan tarafından doldurulabileceği’’ konusunda vermiş olduğu açık çek, kuşkusuz bu pozisyonu alırken Annan'ın elini güçlendirmiş oldu.
Denktaş ‘‘evet’’ derse, otomatik olarak bu olasılığı kabullenmiş olacak.
Bu noktada işler biraz karışıyor. Çünkü, Türk tarafının Annan planının iyileştirilmesi yolundaki beklentilerinin nasıl hayata geçirileceği boşlukta kalıyor.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, daha önceki akşam ‘‘planın kabul edilebilir hale getirilmesi gerekir’’ diyerek, bu haliyle planı kabul edilemez bulduğunu açıklamıştı.
YA PLAN DÜZELTİLEMEZSE
Bu düzeltmelerin yapılabilmesi imkánsız değil, ama çok kolay da değil.
Bir örnekle açıklamaya çalışalım: Annan planı, 15 yıllık geçiş dönemi sonunda kuzeydeki Türk federe devletine yerleşmiş olacak Rumların oranının Türk nüfusunun yüzde 21'ini geçemeyeceğini öngörüyor.
Rumlar, bu sayıyı çok yetersiz buluyor. Türk tarafı ise masaya koyacağı öneri paketinde yüzde 21'i yüksek bulduğu için oranın yüzde 15'e düşürülmesini isteyecek.
Müzakerelerin başladığını, Denktaş'ın ‘‘oran yüzde 15'e insin’’ dediğini, Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos'un ise ‘‘plandaki yüzde 21 bile bizim için yetersiz, oran yüzde 30'a çıksın’’ karşılığını verdiğini ve bu faslın uyuşmazlıkla sonuçlandığını varsayalım.
Bu durumda, uyuşmazlık zaptı imzalanacak ve Annan kendi planındaki yüzde 21 oranını referanduma götürebilecek.
DENKTAŞ'IN AÇMAZI
Ankara, giriştiği diplomatik manevraya katılması için Denktaş'ı ikna ederken, kendisine ‘‘planda iyileştirme yapılacağı’’ güvencesini vermişti.
Ayrıca, geçen hafta Bush yönetimine son diplomatik açılımın bu anlayışla sergilendiği belirtilmişti. Yani, Ankara ABD'nin bu iyileştirmeler için Annan'ı ikna edeceği beklentisini taşıyor.
Ya bu beklenti karşılıksız kalırsa?
Bu noktada Denktaş, kritik bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor.
A) New York'a gitmeyi kabul ederse, Annan planını hiç değiştirilmeden kabul etmek zorunda kalabileceği bir angajmanın içine adım atmış olacak.
KKTC lideri, bu takdirde ‘‘50 yıllık mücadelesinin sıfırlanacağını’’ düşünüyor, Başbakan Erdoğan'a ‘‘Bu metnin altına imza atan ben olmayayım’’ diyor.
B) Denktaş, New York'a gitmezse, uluslararası alanda çözümü dinamitleyen kişi konumuna düşeceğini görüyor. Ayrıca, AKP hükümeti ile bütün köprüleri atmış olacak.
ERDOĞAN'A UYARI
Ankara, Annan'a ‘‘açık çek’’ vermiş olduğu için Denktaş'ın New York'a gitmesini istiyor.
Papadopulos ise Annan'ın koşullarını kabul etmeyeceğini, ancak önkoşulsuz olması halinde masaya oturacağını söylemekteydi. Ama dün davetiyeyi aldıktan sonra aynı ısrarını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmiyor.
Atina, Ankara gibi BM'nin koşullarının kabul edilmesinden yana.
Bu arada, Ankara, Papadopulos'un New York'a gitmeyebileceği, dolayısıyla kendini açığa düşürebileceği hesabını da yapıyor.
Denktaş ise Papadopulos'un eninde sonunda New York'a gideceğini düşünüyor ve önceki akşamki zirvede ‘‘Ben 50 yıldır bu oyunun içindeyim. Bu plan Papadopulos'un lehinedir’’ diyor.
Neresinden bakılırsa bakılsın, risklerin belirginleştiği, nefes kesen bir döneme giriliyor Kıbrıs sorununda.
|