Edirne'de tuhaf bir yaşam dinamiği, nehirler ve köprüler. Her ne kadar, esnaf, üniversiteli ve alışverişçilerin günün her saatinde doldurduğu Saraçlar Caddesi, kentin kalbi sayılsa da, gerçek Edirne'yi görebilmek, asırlık taş köprülerinden yürümeyi gerektiriyor.
Mimar Sinan'ın Yalnızgöz'ünün bir ucunda oturup seyrediyorum... Şu kadın, oğluna kaşkol örmek için, yün almaya gittiği Bedesten'den dönüyor. Çarşı iznindeki askerin aklında, Selimiye'nin önünde çektirdiği fotoğrafı görmek var. At arabasının kaçıncı geçişi bu...
Edirne, bir sınır kenti, Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı. Üstelik tek bir kapıyla değil, tam altı yerden Batı'ya dönmüş yüzünü. ‘‘Öğrenciler gitse, yıkılacakmış gibi duruyor’’ diye bahsedilen kente, Trakya Üniversitesi büyük canlılık veriyor. Kentin Batılı tavrı her halinden belli. Edirne'yi terketmek ve gurbette yaşamak pek alışıldık bir şey değil buralarda. Kentin turizmi büyük ölçüde kapı komşusuna bağlı. Yol üzeri oteller, badem ezmeciler, et ve balık restoranları, buraya günübirlik ya da haftasonu için gelen Yunanlı turistlere hizmet veriyor. Sokaktaki kestaneci bile, bir süredir malını euro cinsinden fiyatlandırmayı biliyor. Savaşların, işgallerin ve yangınların tortularına rağmen, Edirneli, sakin, sevecen ve uzlaşmacı.
SELİMİYE'NİN GÜCÜ
Edirne'de hangi sokağa girsem, hep aynı gücün etkisi altında olduğumu hissediyorum. Edirneliler'in alışık olduğu bir şey olmalı bu; Selimiye'nin bakışlarını üzerlerinde hissetmek... Her sokağın sonunda, silueti, minareleri ya da sadece varlığıyla takip ediyor. Başımı her kaldırdığımda onu görüyorum. Başka bir yere ait olması gerekiyormuş gibi, gökyüzünün katmanlarını zorluyor. Muhteşem bir sanat eseri olduğunu biliyor ancak bu mesafeli güzelliğin karşısında çok ama çok küçük hissediyorum. Hayatın doğal ritminde sürdüğü Dilaver Parkı'nın bir ucundan diğerine yürürken, ön yüzünden akıllara sığmayacak kadar heybetli ve ulaşılmaz. Bir taraftan da, gözleri kamaştıracak kadar sade... Karlı bir gecede, arka kapısından avlusuna girince ise kalkanı düşmüş, yalnız ve gizemli...
Mimar Sinan'ın ‘‘ustalık eseri’’nin kimbilir kaç yüz kez fotoğrafını çekmiştir, Şemsi Bey. Selimiye'nin önünden geçenler için bu anıyı, sadece 1.5 milyon liraya ölümsüzleştiriyor. Özellikle askerlerin çehrelerini kalpler ve yazılarla süslüyor. Kalbin üzerinde ‘‘Vatan borcu biter bitmez, oradayım’’ yazıyor. Arkada da Selimiye var.
Selimiye'nin muhteşem şadırvanlı avlusuna, Arasta'dan geçerek girmek başka türlü keyiflidir. Çarşının eski taş merdivenlerini tırmanmadan önce, Edirne'nin övgüyle sahip çıktığı badem ezmelerinin, mis kokulu meyve sabunlarının ve aynalı süpürgelerin arasından geçilir. Edirne'de geçirdiğim birkaç günün ardından, manavdaki meyveleri sabun, hediyelik sabunları da meyve sanmaya başlamıştım bile. 400 yıllık, el yapımı meyve sabunu kültürü çalışmaya ihtiyacı olan kadınlar için yeniden canlandırılmış. Saflığın ve güzelliğin sembolü olarak kabul edilen aynalı süpürgeler de eski işlevlerini yitirmişler. Söylendiğine göre, kızlar temizlik yaparken, süpürgenin aynasından kayınvalidelerinin yüzlerine bakar, memnun olup olmadıklarını kontrol ederlermiş. Yine kadınlar, kocalarının eve gelmesine yakın, aynadan kendilerine çekidüzen verirlermiş.
Selimiye'nin önündeki park gibi, kış aylarının sakin geçtiği bir yer daha vardır; Bat Pazarı'ndaki Çalgıcılar Kahvesi... Bir benzerine artık sık rastlanmayan küçük şekerciyle, tek masalı paçacıyı geçince, o dar sokakta kime sorsanız gösterir. Yazın aralıksız birbirini takip eden köy düğünleri, havalar soğuyunca, bıçak gibi kesilir. O zaman, davulsuz zurnasız kınanın kabul görmediği buralarda, Romanlar'ın müziği de duyulmaz olur. Bu kahveye çoğu kanı kaynayan Roman çalgıcılar, onları tanıyanlar, sevenler ve eski başpehlivanlar gelir. Neşeli insanları herkes sever, bu kahve de o yüzden hiç boş kalmaz. Günay Zurna-soyadı uydurma değil gerçek- 37 yaşında, Selanik göçmeni, inceden bir delikanlı. Ama zurnasını eline alınca aslan kesiliyor, dededen babadan duyduklarını çalıp kendinden geçiyor. Günay, aynı zamanda Tarihi Kırkpınar Davul Zurna Ekibi Yaşatma ve Kültür Derneği Başkanı. Romanlar, tarihi Kırkpınar güreşlerinde yıllardır çalıyorlar. Bugünlerde, bütün kahve Halk Oyunları Yarışması'na hazırlanıyor. Cep telefonları hep açık. Eskiden çalıgıcıları kahveye gelip bulan düğün sahipleri, artık cepten arıyorlar çünkü.
Başaltı pehlivanı Ayhan, kahveye eski başpehlivanlardan babasıyla gelmiş. ‘‘Şen insanlar’’ diyor, ‘‘ruhumuz açılıyor.’’ Kırkpınar'ın davul ve zurna şefliğini yapan Turhan Dindoruk'un da, tüm çalgıcılar gibi, kendine özgü bir planı ve sitemi var.
‘‘Yazın kazandığım parayla, kış için un, yağ, kömür alır, karının kollarına da birkaç bilezik takarım ki, aç kaldık mı bozalım... Günlük yaşam süreriz. Sosyal güvencemiz sıfır. İş olsa çalışırım, amelelik de yaparım, ama yok. Neşeli insanlarız da, böyle kalmak zor. Karıya zaman zaman Türkan Şoray'a benziyorsun derim ki, neşelensin... Ne yapayım, kadın yağ bulursa tuz bulamaz, un bulursa şeker kalmaz... Bak, hiçbirimiz çocuklarımızı çalgıcı yetiştirmiyoruz. Oğlum eline sazı alınca, haşlıyorum onu. 43 yıldır güreşin müziğini bizler çalarız. Pehlivansız davul zurna, davul zurnasız da pehlivan olmaz, bunu herkes bilir.’’
KARAAĞAÇ'IN KALBİ
Gündüz gece Edirne'nin kalbinin attığı Saraçlar Caddesi'ne çıkınca, Kervansaray'a doğru uzanan yolun başında, köylü kadınlar el arabaları üzerinde tavuk ve horoz satarlar. Burası tabelaları, ciğercileri ve meyve sebze satıcılarıyla tam bir curcuna caddesidir, üstelik kafa karıştırıcı bu karmaşanın sonunda tüm dinginliğiyle Selimiye yükselir. Hep böyledir zaten, Edirne'ye yaşamak, Selimiye'ye de durup seyretmek düşer.
Edirne pazarının sebzeleri, kentin sera ve bahçelerinin olduğu, Meriç Nehri'nin bereketine yaslanmış Karaağaç'tan gelir. Meriç Köprüsü'nün bitiminde başlayan, alabildiğine geniş, arnavut kaldırımı Lozan Caddesi'nden, Pazarkule sınır kapısını kullanan Yunan plakalı otomobiller de geçer, Edirne pazarına giden marul dolu at arabaları da... Bisikletiyle kaldırımda yol alan Ali Mutafoğlu ise, farkedilmeyecek bir ihtiyar değildi. Herkesin imreneceği bir 77'lik.
Karaağaç'ın, tren garı kadar sembolleşmiş bir başka yeri de, Rektörlük Binası'nın karşısındaki Fazlı'nın Kahvesi'dir. 19. yüzyılda bu kaldırımın gözde mekánı, Djanik Otel'iymiş. Bugün otel değil ama, yarım ay kıvrımlı kaldırım olduğu gibi duruyor. Otelin yerinde de, Fazlı'nın pembe, ahşap pencere ve kapılı, tertemiz kahvesi var. Burası hálá Karaağaç'ın en yaşayan köşesi. Yazın geç saatlere kadar, kaldırıma taşan insan dolu masalar, kışınsa dışarıda kar yağarken, kadın erkek etrafında toplanılan kömür sobası, buranın klasik görüntüleri. Fazlı'nın geceyarısı yoldan telefon açıp, kahve içmek için rezervasyon yaptıran Yunan müşterileri bile var.
GÖKTE GÜNEŞ YERDE YUSUF
Kaleiçi'ndeki Kırkpınar Kültür Evi'ni geziyorum. 644 yıllık bir geleneği bir müzeye sığdırmak mümkün olabilir mi? Efsane pehlivanlara, hırslara, mücadelelere, kursakta kalan yaşamlara, birkaç pehlivan eşyası görerek yakınlaşabilmek çok zor. Müze sorumlusu Alaattin Bey yanıma geliyor. O sırada ben 1890'ların efsanevi pehlivanlarından, Koca Yusuf'un önündeyim. Adına inat, trajik bir hikayesi var Koca Yusuf'un. Başa soyunduğu günden beri hiç yenilmediği için, ‘‘gökte nasıl bir güneş varsa, yerde de yalnız bir Yusuf vardır’’ derlermiş onun için. Güreşmek için, önce Fransa'ya sonra da Amerika'ya gitmiş. 40 yaşlarında, Amerikalı güreşçilerle yaptığı mücadelelerde büyük paralar kazanmış. Kazançlarını yüklenerek, onu New York'tan yurda getirecek Bourgogne vapuruna binmiş. Günlerden bir gün, ne olduysa, vapur batmaya başlamış. Anlatılana göre, cüsseli Koca Yusuf, denizde yakaladığı bir filikaya binmeye çalışırken, filikadakiler onu bileklerinden kesip suya itmişler. Er Meydanı'nın Koca Yusuf'u da denizin derinliklerine gömülmüş....
BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM
-Yalnızgöz Köprüsü'nden yürüyerek geçmek ve insan manzaralarını seyretmek
-Lozan Caddesi'nin arnavut kaldırımı yolundan bisikletle geçmek
-İçlerine girilemese de, Bulgar kilisesine ve sinagoga uğramak
-Sağlık Müzesi'ni karış karış gezmek, müzik ve su sesi eşliğinde, karasevdalıların da bulunduğu, birçok hasta odasına uğramak
-Karlı bir günde, Eski Karakol binasından Meriç Nehri'ni seyretmek
-Edirne'nin her köşesinden Selimiye'ye bakmak
-Kar altında Selimiye'nin avlusunda dolaşmak
-Karaağaç'ın renkli cepheli evlerine, ahşap süslemelere ve kapı tasarımlarına hayran olmak
-Keşan'ın meyhane kültürüne tanık olmak
-Selimiye Camii önünde Şemsi Bey'in alacalı bulacalı çerçevelerinden birini seçip, Edirne Hatırası çektirmek
- Peynircilere ve badem ezmecilere uğrayıp, tadarak kendi tercihinizi yapmak
- Er Meydanı'nda kıyasıya bir yağlı güreş izlemek
- Meriç Nehri kıyısındaki Söğütlük Ormanı'nda dolaşmak