|
SAYIN Bakan'ın meseleyi ‘‘Ben Erkan Mumcu'ya benzemem. Yumruğu vurunca deviririm’’ üslubuyla ele almasından da anlaşılıyordu ‘‘pek yaman bir yiğit’’ olduğu...
Nitekim önce Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) yıllardır savunduğu bir tezin üstüne oturdu... Ama tam aksi yönde bir amaca ulaşmak için.
Sonra ‘‘üniversiteleri fetheden bakan’’ olmaya soyundu...
Söze şu baştaki DPT ile ilgili konuyu açtıktan sonra devam edelim:
DPT yıllardır ‘‘Türkiye'nin yetişmiş teknik elemana ve ara insana ihtiyacı var, diplomalı ve işsiz üniversitelere değil. O nedenle önceliği mesleki-teknik eğitime vermek gerekir’’ diyor ve artık işlevini yitirmiş olan beş yıllık kalkınma planlarına bu görüşü ısrarla koyuyordu.
Velakin ‘‘bir müdür, bir mühür’’ anlayışıyla açılan liseler kısa vadede daha çok oy getirir düşüncesiyle sokaklar lise mezunlarıyla doldu. Ve bu yolun çıkmaz olduğu görülünce mesleki-teknik eğitime ağırlık vermek zorunlu hale geldi.
Ne var ki Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik işte bu dalganın sırtına binerek başka bir amacı gerçekleştirmeye kalkınca, oyun ortaya çıktı:
Sayın Bakan'ın derdi, son dört yılda öğrencilerinin dörtte üçünden fazlasını kaybeden imam hatip liselerine daha çok sayıda öğrencinin girmesi. Bunun için imam hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girmelerinin kolaylaşması. Oysa bunlar ilahiyat fakültelerine zaten kolayca giriyorlar. Ama o doktor da olsunlar, avukat, vali, kaymakam veya öğretmen de olsunlar istiyor...
Ki... Türkiye'yi bu zihniyet yönetsin...
Bunun için ilk ve orta öğretim okulları belli ki Sayın Çelik'e yetmiyor. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi'ni ele geçirmek ve üniversitelere hükmetmek de gerekli.
Sayın Çelik'in bir süredir gizlice hazırlattığı tasarının kısa vadeli amacı belli:
Kadrolaşmak... Yani üniversitelerin Atatürkçü kadrolarını -özellikle YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ü, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nu, İstanbul Teknik Üniversite Rektörü Gülsüm Sağlamer'i- tasfiye edip herkese ‘‘Gördünüz mü, Atatürkçülük bize sökmez’’ mesajı vermek. Uzun vadede de Türkiye'yi ‘‘ümmet’’çi ellere teslim etmek.
Nitekim Çelik'in getirdiği -daha doğrusu elimizdeki metin- içinde reform denecek fazla bir şey yok. Ama YÖK ve üniversiteleri Milli Eğitim Bakanı'nın istediği (elbet kendi kafasındaki) yöneticilere teslim etmek için her tertip düşünülmüş. Örneğin bu yasa çıkınca tüm yöneticilerin (YÖK başkanının, rektörlerin, dekanların vs.) görevlerinin sona ereceği hükme bağlanmış. Onunla yetinilmemiş, aynı göreve tekrar gelmeleri yasaklanmış.
Bu da yetmemiş... Yine birileri göreve gelir korkusuyla, tüm yeniden yapılanma işleri Sayın Bakan tarafından tayin edilecek 7 kişilik bir kurula bırakılmış.
Kısaca, -aynı şeyi Mumcu tasarısı için de söylemeye mecbur kalmıştık- ‘‘cinayet senaryosu’’ tam olarak hazırlanmış. Atatürkçü kadroları kökten tasfiye için (şimdiki tüm yöneticilerin ve kurulların görevleri biter, rektörler tekrar seçilemez gibi) hem amir hükümler konmuş, hem de bir boşluktan yararlanıp tekrar göreve gelirler korkusuyla, yeni engeller inşa edilmiş.
Diyelim ki Sayın Bakan -veya AKP iktidarı- ‘‘iyi niyetli’’ ama biz önyargılıyız da böyle söylüyoruz... O zaman hem Sayın Bakan hem de Sayın Başbakan acaba açıklarlar mı:
Her konuda önce halkın ve ilgili kişi ve kuruluşların görüşlerini alarak hareket edeceklerini söyleyen AKP iktidarı -kötü niyet söz konusu değilse- neden bu tasarıyı suçluluk psikolojisi içinde gizlice hazırlayıp Meclis'ten apar-topar yasalaştırmak gereğini duyuyor? |