|
O yıllarda karne günü gelip çattığında canım sıkılır, suratım asılır, yüzüm asla gülmezdi.
‘‘Hal ve gidiş’’ her zaman ‘‘pekiyi’’ olurdu olmasına da, geri kalan tüm notlarımın ‘‘zayıf’’ olduğunu bilirdim.
Zaten benim iki tane karnem olurdu.
Birincisi; okulun verdiği karne. Ki bu karneyi daha alır almaz canım daha çok sıkılırdı.
İkincisi; ‘‘İtina Matbaası’’ndan aldığımız karne...
Bunu almak -Matbaacıya yalvarmak, kalfayı araya sokmak, rüşvet parası biriktirmek gibi- daha zor olsa bile, son derece iç acıcı ve gurur verici bir karneydi.
Tepeden tırnağa pekiyi, pekiyi, pekiyi...
Artık ben nasıl uygun gördüysem...
*
Acı çekerken mutlu görünmenin zor olduğunu o zamanlar öğrendim.
Ya da; başarısız-yeteneksiz ve suçlu olanların, dışardan başarılı-yetenekli ve masum gözükseler bile, yüreklerinde kopan kıyametin ne kadar acı verdiğini...
Doğrusunu isterseniz iki tane karnem olduğu halde, bir tekini bile kimseye göstermezdim.
Çünkü birisi; başarısızlığımın belgesiydi.
Öbürü; suçluluğumun.
Bir üçüncü karnem de zaten yoktu.
Doğrusunu isterseniz ben tembel bir öğrenciydim. Bir keresinde ikiden bire mi ne geçtiğimde, tersine sınıf geçen ilk aile ferdi oluyordum.
Sonra lise yılları...
Kolay diye edebiyat bölümünü seçmiştim, ama nokta ile virgülün nereye konulacaklarını bilemiyordum.
Hele noktalı virgül olduğunda kafam iyice karışıyordu:
Nokta mı üstte olacak, virgül mü?..
(......)
Neyse...
Sanırım babamın bize öğrettiği ‘‘Önce iyi insan olmak’’ notum yüksekti ve başarabildim.
*
Çocuklar dün karnelerini aldılar.
Onların çağında, her zaman iki karne sahibi olan birisi olarak; sevinenlerle sevinen, acı çekenlerle acı çeken, o zıt iki duyguyu bir arada en iyi bilen belki bendim dün.
Çocuklar; bu güzel ülkemizin iyi yurttaşları olmaya, cennet yurdumuza sahip çıkmaya, berbat ettiğimiz bu yaşamı düzeltmeye bir adım daha yaklaştılar sayılır.
Dün çocuklar karnelerini aldılar... |