|
Cannes Film Festivali'nin açılışı yapıldı.
Orada olmak vardı, kim bilir ne curcunalıdır, ne cazibelidir, ne cascavlıdır!
İlkin, küçük bir prodüktör kendilerini keşfetsin de deneme için önce yatak odasından, sonra kamera karşısından geçirsin diye diri memelerini daha da öne fırlatarak ‘‘paparazzi’’ fotoğrafçılara kumsalın üzerinde çıplak poz veren ‘‘starlet kız’’ bozuntularından başlayın.
Ardından, ‘‘Croisette’’ denilen kordon boyunda kah milyarlık yatlara, kah milyarder otellerine bakarak bir aşağı bir yukarı piyasaya yapan, yeni bitme ‘‘artististçik’’lere göz atın.
*
HELE hele, bir ihtimal Karun bahşişi çakarak, diğer bir ihtimal de allem kallem ederek ızbandut kapıcıyı atlatıp o otellerden birine girebilirseniz, seyreyle gözüm sen dünyayı!
Lobide mutlaka, ismini afişlerden, suretini de sinemadan tanıdığınız bir yarene rastlarsınız. Ya kendisiyle mülakat yapan gazeteciye son filmi hakkında bilgi veriyordur ya da cep aparatından Hollywood veya Roma'yla görüşerek, platoda işlerin nasıl gittiğini soruyordur.
Ve, daha cesur davranıp, ışık yakamozuna rağmen kordona tenhalığın, rıhtıma da serinliğin artık bayağı bayağı indiği geç saatte, aynı otellerden birinin barına kapağı atın. Hiç belli olmaz, tezgaha, hanidir ekranda gördüğünüz ve hanidir platonik aşk yaşadığınız o sonsuz alımlı kadının bitişiğinde dirsek dayabilirsiniz.
Kadın, belki galası istediği ölçüde alkış toplamadığından, belki de zaten boşanmakta olduğu kocasıyla telefonda kavga ettiğinden, iyice hüzünlüdür.
Taburenin üzerinde cidden içkisini yudumlarken, deminden beri ayağını çok sıkmış iskarpininin topuğuna basmaktadır.
Sustada bekleyen barmeni ve kendini hayranlıkla süzen müşterileri de görmektedir.
Beyazperdedeki platonik aşkınız, o an yalnız ve yalnız bir ‘‘ka-dın’’dır!
*
HİÇ vakit kaybetmeye gelmez ve derhal ‘‘uvertür’’ yapmak gerekir. Ancak, ‘‘Şu filmdeki rolünüzden dolayı size hayranım’’ ya da ‘‘Bu filmdeki rolünüzden bile daha güzelmişsiniz’’ türü bir girizgah enayiliğin daniskasına tekabül eder. Emsalsiz kadın belki belki bir ‘‘teşekkürler’’ der ama, sonra da sizi yukarıdan aşağıya şöyle bir süzüp, taburesinde derhal sırtını döner. Kadının ‘‘kadınlığını’’ anlamaktan aciz ve onu orada da sinemanın efsanesinde düşünen ahmak erkeğe meheldir, oh olsun!
Hadi bakalım, cüzdanını boşaltacak kadehini öde ve yallah, sana üç kuruşluk ‘‘starlet bozuntuları’’ bile çoktur, avucunu yalayarak tekrar kordon talimine çık!
Tezgah komşunuz kadına, ‘‘Size belki garip gelecek ama hüznünüz ve yorgunluğunuz hoşuma gidiyor’’; ya da, ‘‘Bilirim, iskarpinlerin sıkması pek berbat bir şeydir, fakat işte bazen mecburiyet...’’ gibisinden bir cümle söylemek gerekir.
Onun ‘‘muazzam aktrisliğini’’ tamamen unutmak ‘‘olmazsa olmaz’’ şartı oluşturur.
Bir tereddüt anı yaşayacaktır.
Sonra, taburesini hafiften size doğru dönerek, ‘‘Françoise Sagan da ‘Günaydın Hüzün'ü galiba bu taraflarda yazmıştı’’ cinsinden bir karşılık verecektir.
‘‘Çok kötü romandı ve tek avantajı ‘ilk' olmasıydı’’ yanıtını vermek ve platonik aşkınıza bakmadan, kadehi bir solukta dikmek zorunluluğu vardır. Kadın şimdi taburesinde iyice size doğru dönmüştür ve gala tuvaletinin belli belirsiz yırtmacından sıyrılmış diz kapağı, kendisi bile fark etmeden sizinkine dokunmaktadır.
Biraz durur ve ardından boş bardağınıza bakarak, ‘‘Size bir içki söyleyebilir miyim, faturayı nasılsa prodüktör ödüyor’’ diyecektir. Sonra da, ‘‘Kimsiniz’’ diye ekleyecektir.
‘‘Çok züğürt dahi olsa Doğulu bir şehzade kendine, şu an tanıdığı bir cazibe kadınından içki ısmarlatmaz. Önce ben! Sonra, muhtemeldir... Sizinki yine aynısından mı olsun’’ diye cevaplamak ve niceliğinizi ancak, kaş göz işaretiyle barmene bardakları yenilettikten sonra anlatmaya başlamak gerekir ki, zaten şaşkaloz komi daha da şaşırmıştır.
*
VE sinemanın şeridi akar.
Çünkü, sinemanın kadını şimdi ‘‘sinema oynanmadığına’’ güvenmektedir ve afişteki isminden dolayı değil, her boyutuyla kadınlığından dolayı sizi cezbettiğinin farkındadır.
Anlatın, anlatacaktır! Dinleyin, dinleyecektir! Anlayın, anlayacaktır! Daha sonra, pencere bulunmadığı için bodrum katı barından sabahın geldiği fark edilmese dahi, müşterilerin el ayak çekmesinden ve temizlikçilerin yavaş yavaş masaları silmesinden dolayı, erken günün başlamakta olduğu artık kesinlik kazanır.
Tek yapılacak şey, komiyi çağırıp kadının gala etolünü odasına yollattıktan sonra kendi ceketinizi onun dekolte omuzlarına koymak ve, ‘‘Hadi, güneşin Akdeniz'de doğuşunu seyretmek için kordonda biraz yürümeye gidiyoruz’’ diyerek, hemen dışarı çıkmaktır.
Platonik aşkınız şimdi iskarpinlerini elinde tutarak sahil kaldırımında yalınayak yürümektedir ve aniden peydahlanacak ‘‘paparazzi’’ fotoğrafçıların kendisini ‘‘suçüstü’’ (!) yakalayabileceğine hiç aldırmadan başıyla size yasladığından da, ‘‘platonik aşk’’ artık ‘‘reel aşk’’a doğru yürümektedir.
Ürperdiği an ise ‘‘Elinle omuzlarımı sar, iyicene sar. Sar ve bırakma’’ demektedir.
İşte, ‘‘Cannes rüyası’’nı ikiniz birlikte görmektesinizdir ve hiçbir flaş, hiçbir kamera, hiçbir plato, hiçbir trüjak, hiçbir montaj bu ‘‘sinemasız sinema’’ rüyasını asla engelleyemez. |