|
Emel ARMUTÇU
Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele filmindeki rolüyle Altın Portakal'ı aldığında ya da Bana Bir Şeyhler Oluyor adlı oyun nedeniyle televizyon röportajlarına çıktığında tüm Türkiye tarafından tanınması, gökten zembille indiği anlamına gelmiyor.
Altan Erkekli, yer yer Türk Tiyatro Tarihi'ne yazılmış bir 25 yılı devirerek, diyelim ki çok ‘‘uzak’’lardan geldi buraya. Bu uzaklık, belki İstanbul'la Ankara arasındaki kadar çok; belki dünle bugün arasındaki kadar... Ama o geldi. Daha doğrusu, aslında hep buradaydı, biz maalesef yeni farkettik. Nerede miydi, nereden mi geldi? Ana, Zengin Mutfağı, Sakıncalı Piyade, Küçük Adam Ne Oldu Sana, Komün Günleri, Yaz Misafirleri, Galile, Rumuz Goncagül, Ayak Takımı Arasında, Mefisto, Yolcu, Salpa, Ay Karmela, Yer Demir Gök Bakır, Bir Ceza Avukatının Anıları, Kardeş Sofrası gibi oyunlardan... İnadına Yaşamak'tan. İzleyicinin yavaş yavaş gündemdışı idealleri ve kutsal tozlarıyla bir başına bıraktığı bir sahneden. Şimdi o 25 yılı çok az umursayan tiyatro izleyicisinin, aradaki bu kaybedilmiş zamanı doldurabilmesi, Altan Erkekli gibi oyuncuları anlayabilmesi için çok fırın ekmek yemesi gerekiyor. Peki anlamazsa ne olur? Hiç. O orada. Ve Bana Bir Şeyhler Oluyor'u izlediyseniz bilirsiniz, hálá inanıyor ki, orada insanlar var, duvar değil!
İstanbul Koşuyolu'nun o zaman sayıları çok olan iki katlı, bahçeli evlerinden birinde, 18 Ocak 1955 günü doğar. O ev çok sonraları, karşı konulmaz apartman tutkusuyla satılınca, katmerli güller, tadı şimdilere kalmayan kirazlarla dolu bahçenin ve çocukluğunun üzerinden silindir geçecektir ama ilk oyunculuk denemeleri onun kömürlüğündedir. Babası tipik bir Cumhuriyet subayı olan Burhanettin Bey, annesi tiyatroseverliğiyle ilk aşıyı yapan Kamuran Hanım'dır.
Sadece sanat aşısı mı, insanlık dersi de vardır onun eğitiminde. Mesela sık sık gittikleri Üsküdar Şehir Tiyatrosu'nun fuayesindeki gazozlar! Satıcı yoktur o yıllarda; şişeler, açacak ve bozuk paralar tezgahın üzerindedir, gazozunu alan parayı koyar, üstünü alır. Bunu ilk farkettiğinde ‘‘para koymayalım, nasılsa kimse yok’’ diyen küçük Altan, annesinden zılgıtı yer: ‘‘Bir daha böyle bir şey düşünürsen, hiç gazoz içemezsin!’’ Ama Kamuran Hanım geçirdiği ağır bir hastalık yüzünden uzun süre hastanede yatmak zorunda kalınca, daha yedi yaşındayken yatılı okula verilir. Göztepe Pansiyonlu İlkokul'unda başlayan yalnız çocukluğu, Diyarbakır Maarif Koleji'nde sürer.
Üstelik Diyarbakır'daki yatılılık daimidir. Yani cumartesi-pazar dahil. Okulun dörtte üçü böyle olunca, boş zamanlarda bol bol sahne gösterileri düzenlenir. Yaptığı başarılı taklitlerle ilk orada gösterir kendini. Hem de ne göstermek!
Gösteri sırasında kendi taklidine, bütün okulla birlikte katıla katıla gülen okulun Türk Müdürü, ertesi gün koridorda yakalar onu. Bir yandan kulaklarından kaldırıp döverken, bir yandan da ‘‘şimdi de ben senin taklidini yapacağım’’ der. Okulun Amerikalı hocalarından biri ise şöyle fısıldar kulağına: ‘‘Sen büyük bir aktör olacaksın!’’ Aslında gönlünden inşaat mühendisi olmak geçmektedir, ama bu cümle aklında kalır. Orta ikinci sınıftayken yatay geçiş yaptığı İstanbul Kadıköy Maarif Koleji'nde de sürer tiyatroyla ilişki. Edebiyat öğretmenleri iki yıl üstüste, İstanbul tiyatrolarındaki oyunları seyrettirir onlara. Başta kaçmaya çalıştıysa da, yavaş yavaş bir köprü oluşmaya başlar sahneyle arasında. Oradaki sihri keşfeder. Her oyundan çıktığında kendini değişmiş hisseder ve bu değişimi yaratan insanları önemsemeye başlar.
AST'TA ÇEYREK YÜZYIL
1974 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü kazanır. Hemen o yıl, ‘‘dakka bir, gol iki’’ gibi bir şey olur hayatında. Bölüm Başkanı Prof. Dr. Özdemir Nutku, sahneye koyduğu yıl sonu oyununda üçüncü, dördüncü sınıf öğrencilerini oynatmakta, ‘‘Birler ve ikiler ancak kül tablalarını temizleyebilir, sahneyi paspaslayabilir’’ demektedir. Ancak başrolleri paylaşan büyükler, dışarıdaki işleri nedeniyle provalara düzenli katılamaz. Yine bir iki önemli oyuncunun gelmediği bir gün, prova aksamasın diye, ‘‘önden biri kalksın’’ der asistan. Sonra da, ‘‘sen...’’ diye Altan Erkekli'ye seslenir. Elini kolunu sallayarak sahneye çıktığını görünce teksti de almasını ister ama o küllükleri boşaltırken tüm replikleri ezberlemiştir. Şu sahneden bir bölüm, bu sahneden bir bölüm derken 46 sahneyi tamamlar. Provaya ara verilir, asistan hocanın yanına çıkar, az sonra başrolü almıştır. Bu birinci goldür.
İkincisi ise Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) Genel Sanat Yönetmeni Rutkay Aziz oyunun gösterimini izlediğinde gelir. Oyundan sonra onu tebrik eden Aziz, ‘‘Bizimle beraber AST gemisine binmek ister misin?’’ diye sorar. Genç ve tecrübesiz Altan Erkekli, sanır ki, tıpkı Genco Erkal'ın Kınalıada'daki kayığı gibi, AST'ın da sahiden bir gemisi var! ‘‘Allah Allah, niye beni gemiye davet ediyorlar ki?’’ diye şaşırır. Üst sınıflardan Gökhan Akçura, ‘‘Dalga mı geçiyorsun oğlum, seni kadroya çağırıyorlar’’ deyince uyanır. 15 gün sonra Maksim Gorki'nin Ana'sında Pavel rolündedir. Yıl 1975.
Ve ondan sonraki 25 yılı, ‘‘Beni vareden yer’’ dediği AST'ta geçer. Her şeyi orada öğrenir. Evet siyaset de vardır bu sahnede, ama ona göre en estetiği! Her oyunda bir hayatı değiştirme çabası. Yıllar boyu aç kalınır, ama her türlü dekor kostüm yaratılır orada; sahne dört dörtlük olsun da sigortaların ödenmemesini, hastalığı, karnımızı doyurmayı sonra düşünürüz, denir. Sık sık devlet yardımları kesilir, kovuşturmalar, yasaklamalarla karşılaşılırken, hiç para kazanılmaz. Kazanılan bir iki dönem olmuştur, onlarla da borçlar ödenmiş, alt yapı yenilenmiştir ancak.
1989'da Rutkay Aziz'in yardımcısı ve genel müdür olur, ama oyunculuk kariyeri hep devam eder: Ana'da Pavel'i, Sakıncalı Piyade'de Baki Tuğ, Nihat Erim, Mümtaz Soysal gibi beş altı kişiliği, Rumuz Goncagül'de Halet Rezaki'yi, Bir Ceza Avukatının Anıları'nda idam mahkumunu ve emekli yargıcı oynar. 1996'da rol aldığı Ay Karmela'daki rolünün oyunculuğundaki dönüm noktalarından biri olduğunu düşünür, çünkü ilk kez bir sahtekardır! 1996-2000 arasında tek başına oynadığı İnadına Yaşamak'la ise dünyayı dolaşır. Bir dönem İnadına İnsan'ı oynar. Bu arada birkaç sinema filminde de görünür: Atıf Yılmaz'ın Dolap Beygiri, Erden Kıral'ın Mavi Sürgün'ü, Tomris Giritlioğlu'nun 80'inci Adım'ı, televizyon filmi Kurtuluş... Bütün bunları yaparken, Ankara'da, kendi halinde bir ‘‘tiyatro askeri’’dir. Hayatların sahneye adandığı günlerden kalma... Geride bıraktığı onca yıla rağmen, adını bilenlerin sayısı çok değildir. Taa ki Vizontele'ye kadar...
Ama artık, pazartesi günü saat 11.00'de açılan gişeye, öğleden sonra saat 14.00'te gitseniz, o haftaya ait tek bilet bulamadığınız günler çok geridedir. Tıklım tıklım salonlardan, sahnede 22, izleyici koltuklarında dokuz kişinin olduğu, Rutkay Aziz'in ‘‘bunlara madalya vermek lazım’’ dediği oyunlara gelinmiştir. Devlet Tiyatroları'nda skandallar, turnelerde engellemeler, salon sahiplerinin üçkağıtları, dizi oyunculuğu zamanıdır şimdi. 80'li yıllarda sadece haftasonu oynar hale gelen, ama beş seansta ancak bir oyun seyircisi toparlayabilen AST ve oyuncularının giderek yalnız kaldığını, daha doğrusu bırakıldığını düşünür. Çok mutlu yaşatmamıştır izleyici onları; turnelerde bırakın yövmiyeyi, kamyonların mazot parasını bile karşılayamayacak duruma getirmiştir.
Oysa yıllar sonra Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü adlı oyunla Ankara'ya turneye geldiklerinde, ODTÜ'nün kocaman salonuna giden yollar tıkanır izdihamdan. Daha önce nerededir bu Ankaralı izleyici? Evet, onlar AST'ı bir kenara ayırmıştır ayırmasına da, bunda AST'ın hiç mi suçu günahı yoktur peki? ‘‘Biz kötü bir şey yapmadık. Niye farklı bir pencere sunmamıza izin vermediler? Hayatta hep kahkaha yok ki. Bir çınar ağacını yaşatmak için bir kereliğine gelselerdi!’’ der.
BEN BURADAYDIM, YA SİZ?
Buna rağmen 2000 yılına kadar AST'ta kalmak için direnir, ‘‘Ölümüm bu merdivenlerde olacak’’ diye düşünerek. Ama o yıl 60 milyon liralık kirayı ödeyemez, iki çocuğunun birinin ameliyatı için para bulamazken, Tiyatro Tanrısı'nın dürttüğüne inandığı Yılmaz Erdoğan arar. 1997'de Otogargara ile Ankara'ya turneye geldiklerinde tanışmış, birbirlerinin oyunlarını izlemiş, bir gece de hep beraber yemek yemişlerdir. Vizontele çekimlerinden sonra; parasızlığı, ‘‘vefasız’’ Ankara seyircisini, 40'ıncı yılını ayakta kalmaya çalışarak kutlayan AST'ı, AST'ın, kalan az sayıdaki oyuncusunun Rutkay Aziz'ı suçladığı tartışmaları geride bırakıp doğduğu şehre döner. Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) ekibine katılır.
Tek başına beş bin kişiye de oynamıştır ama şimdi BKM'deki Bana Bir Şeyhler Oluyor’la her gece 860 kişiyle buluşmaktan memnundur. Rekor düzeyde izlenmiş bir filmle, ardından kapalı gişe oynayan bir oyunla onu hemen kabul eden seyircinin gerideki 25 yıldan bihaber oluşu, kiminin ‘‘Aa siz daha önceleri nerelerdeydiniz?’’ diye soruşu tuhafına gider tabii. Hafifçe gülümseyerek ‘‘Türkiye’’ der, başka bir şey değil. AST'a geri dönüş ihtimali var mıdır peki? Bilemez. Geri dönüş olur, başka tiyatro olur, ona göre BKM gibi ‘‘aynı vagonun içinde’’ olduğu sürece sorun yoktur.
Altan Erkekli'nin, Bana Bir Şeyhler Oluyor gibi, Türkiye'nin bugünkü hallerine dair iyi esprilerle, Uzakdoğu kökenli felsefelerin harmanlandığı bir oyundaki yeri, her biri çok başarılı olan diğer oyunculardan biraz daha farklıdır yine de. Bir kere, yaklaşık 15 dakika, gözünü bile kırpmadan öylece ‘‘kalakalma’’ performansı, her oyuncunun altından kalkabileceği bir durum olmasa gerektir. Üstelik arkada Yılmaz Erdoğan gibi bir ‘‘faktör’’ varken, birbiri ardına onlarca dayanılamayacak espri patlarken. Bunun nasıl bir konsantrasyon hali olduğunu sorduğumda, ‘‘konsantrasyon meselesi değil, öyle olması gerektiği için!’’ der sakince. Ama şaşıran sadece benim gibi düşünenler değil, oyunun provaları sırasında bizzat oyuncuların kendisidir de. Öyle ki, bir ara espri dozunu abartarak, özellikle üzerine giderler. Ama ı-ıh! O şöyle der: ‘‘Gelin gelin, daha çok üzerime gelin ki, daha iyi olayım!’’ Oyunda bir de izleyicileri gören tek karakter Altan Erkekli'ninkidir. Oyun boyunca onun dışındaki tüm oyuncular, orada (İzleyicilerin olduğu yerde) duvar görür. Ama o sonuna kadar inanmaya devam eder. Orada insanlar vardır, duvar değil. Bu rol ona, geçmiş 25 yılını çok iyi bilen biri tarafından özellikle mi verilmiştir acaba? |