|
Irak-Kuveyt sınırında sular yavaş yavaş ısınıyor. Saddam, Kuveyt sınırına asker ve cephane yığmakla meşgul. Kuveyt işgalinin başlamasından bir buçuk ay kadar önce, Başbakan Yıldırım Akbulut, Bağdat'a resmi bir ziyarette bulunuyor.
Saddam'ın sarayı ve Başbakan Akbulut'u şaşırtan sözler:
"Şimdi sizin haliniz ne olacak? NATO dağıldı, ABD artık size yardım etmez! Zaten ABD eskisi gibi güçlü değil. Güçlü devlet, sözünü geçirir. Ama ABD’nin sözü bize geçmez!"
O günlerin vazgeçilmez sorunu su. Komşu ülkeler, Irak ve Suriye, Dicle ve Fırat'tan kendilerine daha fazla su verilmesini istiyor. Ankara-Bağdat-Şam hattında bitmez tükenmez su görüşmeleri birbirini izliyor. Hatta iş zaman zaman karşılıklı tehditlere kadar uzanıyor. Onlarca protokol imzalanıyor. Ama su sorunu bir türlü çözülmüyor!.. Irak, Türkiye'yi açıkça tehdit ederken, Suriye, PKK kartını kullanıyor. Apo'yu Şam'da besliyor. Su sorununa ek olarak, Türkiye'nin Irak'tan 720 milyon dolarlık ticari alacağı var. Saddam, bunu bir türlü vermiyor. İşte, bu ortamda, Akbulut Bağdat'a gidiyor.
ABD'NİN SÖZÜ GEÇMEZ
Başbakan Akbulut, konuları önce Başbakan Birinci Yardımcısı Taha Yasin Ramazan ile görüşüyor. Yok, bir şey çıkmıyor!.. Sonra, Saddam'la sarayında buluşuyor. Görüşme değil, diplomatik nezaketi çok aşan, tam bir kapışma!.. İşte, görüşme tutanaklarından: Akbulut: ‘‘Ticari ilişkilerimizi geliştirmek için, aradaki borçların bir an önce ödenmesi gerek.’’ Saddam apansız: ‘‘Oraya gelmeden önce, şimdi sizin haliniz ne olacak?..’’ Akbulut şaşırıyor, ne demek istiyor bu Saddam?.. Saddam devamla: ‘‘NATO dağıldı, ABD artık size yardım etmez!.. Zaten ABD eskisi gibi güçlü değil. Güçlü devlet, sözünü geçirir. Ama ABD'nin sözü bize geçmez!..’’
ÇOK SERT YANIT
Saddam, tam bir külhanbeyi ağzıyla konuşuyor. Akbulut kendini toparlıyor, hiç beklemediği bu üslup karşısında, o da tavrını değiştiriyor: ‘‘Kendi savunmamızı, biz kendimiz yaparız. Ne NATO'ya, ne de ABD'ye ihtiyacımız var. Kaldı ki, siz çok iyi bilirsiniz, bizim Atatürk'ten bu yana izlediğimiz bir dış politika var. Yurtta barış, dünyada barış ilkesi. Bizim kimsenin toprağında gözümüz yok. Ancak bir sorun var. Bizim yeni yetişen gençlerimiz, komşularımızla olan sınırlarımızı sorgulamaya başladılar, bu sınırlar niye bu kadar dar diye!.. Şimdi, biz bu gençlere, Atatürk'ün bu ilkesini nasıl kabul ettiririz diye düşünüyoruz!..’’
SONRAKİ HEDEF KİMDİ?
Tehditse, işte tehdit!.. Saddam'ın durduk yerde bu nezaketsiz tavrı üzerinde, Türk diplomasisi daha sonra çok düşünüyor. Hele de Kuveyt işgalinden sonra akıllara aynı soru geliyor: Acaba Saddam'ın bir sonraki hedefi Türkiye miydi?.. Saddam kendi ektiğini kendi biçiyor. Körfez Savaşı çıktığında Türkiye'nin ABD yanında yer almasında, bu konuşma çok etkili. Çünkü, Ankara'da derin izler bırakan sözlerin sahibi Saddam'ın ta kendisi.
Asıl tehlike Kaddafi değil Saddam’dır
1990 ocak ayı. Cumhurbaşkanı Özal resmi bir ziyaret için Beyaz Saray'da. Yani, Kuveyt işgalinden tam sekiz ay önce. Özal, Çankaya'da Dışişleri'nden gelen her gizli yazıyı, kriptoyu, özenle okumak alışkanlığında. Bağdat'tan gelen kriptolar ise günden güne canını daha fazla sıkmaya başlıyor. O sırada Bağdat Büyükelçisi, sonradan MİT Müsteşarlığı'na ve Paris Büyükelçiliği'ne atanacak olan Sönmez Köksal. Özal, okuduklarından ve kendi gezilerinden edindiği izlenimlerle birlikte, oluşmuş kanısını Bush'la ilk kez paylaşıyor: ‘‘Siz, Ortadoğu'da ya da bölgede en büyük tehlike olarak Kaddafi'yi görüyorsunuz. Oysa, Ortadoğu için en büyük tehlike Saddam'dır.’’
BUSH: ZARAR GELMEZ
Bush üzerinde pek durmuyor ve ‘‘Ondan bir zarar gelmez’’ demekle yetiniyor. Aradan aylar geçiyor. Temmuz sonlarında, yani işgalden on gün kadar önce, Özal Bush'a telefon ediyor: ‘‘Saddam, birliklerini Kuveyt sınırına yığıyor. Yakında savaş ilan edebilir!..’’ Bush pek oralı değil: ‘‘Endişe edecek bir durum olacağını sanmıyorum!..’’ ABD'nin aymazlığı mı, yoksa danışıklı dövüş mü?.. Hálá tartışılıyor!.
Özal'dan RP'lilere
Bu adam hasta ruhlu münkir
Başbakan Turgut Özal, Saddam'ın silahlanmasından ve kabadayı tavrından çok rahatsız. Gün geçmiyor ki, Bağdat'tan yeni bir su tehdidi gelmesin!.. İşte, o günlerdeki görüşü: ‘‘Saddam hasta ruhlu biri. Hem silahlanıyor, hem herkesi tehdit ediyor. Buna birisinin dur demesi lazım, ama nasıl ve ne zaman, onu bilemem.’’ Aradan yedi yıl geçiyor. Özal Cumhurbaşkanı. Körfez Savaşı çıkmak üzere. Türkiye, ABD'nin yanında yer alacak ama, hem ülkede hem TBMM'de hem de ANAP'ta Özal'a karşı bir muhalefet var. O günlerde, Refah Partililer Özal'a telefon ediyor ve: ‘‘Saddam Müslümandır. Müslüman Müslüman'a ateş eder mi?..’’ Özal çılgına dönüyor: ‘‘Saddam münkirdir. (Yani, dinini inkár eden.) Allah, sonradan düşürmek için, mühkirleri yükseltir. Kaldı ki, Baas Partisi'nin kurucusu bir Hıristiyandır. Saddam haccac-ı zalimdir.’’
Hepimize bela olacak
Daha gündemde ne Kuveyt var, ne Saddam. Çanakkale törenlerine İngiltere Başbakanı Thatcher da katılıyor. Özal, cumhurbaşkanı. Törenden sonra, Özal-Thatcher görüşmesi. Özel Kalem Müdürü Engin Güner'in anılarından. Özal: ‘‘Kimse farkında değil, ama Saddam yakında dünyanın başına büyük bela olacak. Cehennem topu yapıyor. Kimyasal silahları var. Irak, hepimizi tehdit edecektir.’’ Törende F-16'lar havalandıkça, Özal Thatcher'a dönüyor: ‘‘Bununla hepimiz zor başa çıkarız. Yılanın başını küçükken ezmeli derler bizde.’’ Özal, sonradan bu görüşmeyi çok sık anımsıyor. Daha Körfez Savaşı çıkmadan, Thatcher'a söylediği cümleyi de yine sık sık tekrarlıyor: ‘‘Ölçülü risk her zaman alınabilir.’’
YARIN: Altı ay sonra Körfez Savaşı |