|
SİYASİLERİN hayatını anlatan kitaplara bayılıyorum.
İcraatlarına doyamadım da hayatlarının ıcığını cıcığını öğrenirsem belki rahatlarım düşüncesinden mi? Hayır. Peki, siyasete pek mi meraklıyım?
Katiyen. Hatta tam tersine. İşte onun için bir nefeste okuyorum zaten; bir insanın siyasete atılması için aklından bir parça zoru olması gerektiğini düşündüğümden... İpucu arıyorum kitaplarda. Bir psikolog merakıyla okuyorum.
Bu adamların önünde başarılı olmuş, olduysa bile bunu kendinden başka üç kişinin daha takdir ettiği görülmüş bir örnek var mıdır?
Herkesin önyargıyla yaklaştığı o konumlara gelmek için çaba harcamak akıllı işi midir?
Başka hiçbir baltaya sap olamamışlar da siyasete mi soyunmuşlardır?
Hangi şartlarda, hangi ruh hali içinde verilir o karar?
* * *
İşte bu düşüncelerle aldım Faruk Bildirici'nin ‘‘Hanedanın Son Prensi’’ni elime.
Son prens Mesut Yılmaz oluyor.
Kapak çok etkiledi beni. Adeta siyaset konusundaki düşüncelerimi onaylayan bir fotoğrafı var Mesut Yılmaz'ın. İki elini yüzüne koymuş ve sanki ‘‘Allah'ım ben ne yaptım, ne demeye bu işlere bulaştım?!’’ der gibi.
Hakikaten pişman mıdır acaba?
Bilmiyorum ama üzgün olduğu muhakkak. Zira öyle hazırlanmış ki... Çocukluğundan beri. Okullarından tutun da arkadaşlarına kadar her şey, herkes siyasete giden yolda olması gerekenler sanki. Hiçbir şey tesadüf değil yani.
İlk sayfalardaki o azmi, iyi niyeti görünce son sayfadaki şu söze içi sızlıyor insanın ister istemez:
‘‘Son prens olarak aktif siyasetten çekildiğini açıklarken geriye kocaman bir başarısızlık tablosu bıraktı.’’
Ara sayfalar silinip gidiyor.
Ama benim aklımda kalan bir şey var yine de.
‘‘İnsanlara öylesine tepeden bakar ki, kimi konuklarını, sürekli tüten sigarası elinde, ayakları masanın üzerinde kabul ederdi. Ayakkabısının tabanları -kadın ya da erkek fark etmez- konuğunun neredeyse burnunun hizasında dururdu.’’
Kimbilir, belki de son sayfanın içeriğini belirleyen şey bu olmuştur.
* * *
Her şeye rağmen... Mesut Yılmaz genç sayılabilecek yaşta siyaseti bırakmalı mıydı?
‘‘Eskimiş yüzler’’ dedik durduk. Oysa her birimiz 25 - 30 yıl çalışıyoruz işlerimizde. O daha 19 yıldır siyasetteydi. Bu işin okulu yok. Eğitimli gelmiyor kimse oraya, öğrenmek zaman alıyor. Onun için düşün 3-4 yılı o 19 yıldan.
‘‘Olmadığını görmek için bir 15 yıla daha gerek yok’’ diyeceksiniz.
Siz de haklısınız. 40 yıl denediklerimiz de oldu. Ama şu da var:
Pişe pişe ya tam ağzımıza layık hale gelmiş idiyse Mesut Yılmaz?..
Pişeni at buzluğa, yenisi gelsin pişsin!
İşte şimdi yine birileri geldi pişmeye. Bakalım kaç yıl sürecek. Ve bu arada biz ne olacağız. Siyasetçinin eskisi bir dertse yenisi bir başka dert.
Son olarak, ‘‘Hanedanın Son Prensi’’ beni şu kıvama getirdi:
Belki haddim değil, ama ben bize acıyorum. Yani insanoğluna. Bir yığın çaba, kocaman bir memnuniyetsizlik. Sizin karşınızdakinin ya da yığınların memnuniyetsizliği. Sanki hayat bu ikisinden ibaretmiş gibime geliyor.
MIŞ-MUŞ
Avustralya'da Katolikler belli bir açıdan gözleri kısarak bakınca Meryem Ana siluetine benzettikleri bahçe çitine akın edip dua ediyorlarmış.
Ağacın gövdesinde ‘‘Allah’’ yazdığını iddia edenleri öpüp başımıza koyacağız o halde.
Ece Erken, ‘‘Sevgilim söz verdi, en az bir yıl beni aldatmayacak’’ demiş.
Duydunuz kızlar, aldatılmanız söz almadığınızdan.
Ecevit, ‘‘Derviş benim günahım’’ demiş.
Günahın bedelini ödeyense biz. |