|
BUGÜN istemeye istemeye sürüklendiğimiz savaş, Kıbrıs'ın elimizden gözle görülür bir şekilde kaymaya başlaması, Avrupa Birliği ile ilişkilerde yeniden bir gevşemeye girilme emareleri, acemi iktidarın devleti yönetmekte gösterdiği zaafların giderek tehlikeli hale gelmesi...
Bugün bu önemli sorunları bir yana bırakıp bizim mesleğin en önemli geleneksel ahlak kuralının nasıl çiğnendiğine değinmek istiyorum.
Taa çocukluğumda başlayan okurluk dönemimden tutun da bunca yıllık gazetecilik yıllarımda yaşadığım bir geleneğin yıkıldığına son yıllarda tanık olmanın çöküntüsü içindeyim.
Bizim meslekte değişmeyen, ama yazılı kuralı olmayan bir gelenek, bir ahlak ölçütü vardır.
Gazeteci olan, o yaşam şeklini ve terbiyesini özümseyen hiçbir insan ayrıldığı müessesenin, patronunun ve oradaki meslektaşlarının aleyhine yazıp çizmez.
Onları aşağılayıcı her türlü davranıştan kaçar.
Bu Babıáli'nin soylu ve değişmeyen bir geleneğidir.
Ama ne yazık ki son yıllardaki genel yozlaşma bizim mesleğin bu güzel geleneğinin de bozulmasına neden oldu.
* * *
Bizim meslekte gazete değiştirmek çok sık rastlanan bir olaydır.
Bir meslektaşımız çeşitli nedenlerden gazete değiştirebilir.
Bazı arkadaşlarımıza çalıştığı gazetede haksızlık yapılmış, işlerine son verilmiş de olabilir.
Hatta bu ayrılık kavgayla bile bitebilir.
Bu yüzden ayrıldığı gazetesine, patronuna veya yöneticisine öfke duyabilir.
Bütün bunlar olağandır ve Babıáli'de birçok kez yaşanmıştır.
Koşullar ne olursa olsun mesleğimizin ‘‘eski gazetesi için suskun kalma’’ geleneği bozulmaz.
Birkaç örnek vermek istiyorum.
Ben Çetin Altan'ın, Hasan Pulur'un, Metin Toker'in, Refik Erduran'ın ayrıldıkları gazeteleri aleyhinde kalemlerinden bir tek sözcük çıktığını anımsamıyorum.
Bunlardan sonraki kuşak da öyle...
Güneri Cıvaoğlu, Emin Çölaşan, Yavuz Donat ve daha birçokları...
Örnekleri çoğaltabiliz kuşkusuz. Daha pek çok arkadaşımız haksızlıklara uğramış olsalar bile mesleğimizin bu soylu geleneğini bozmadılar.
* * *
Bir de bugün yaşadıklarımıza bakın.
Neler yazılıyor neler...
Yıllarca çalıştığı gazetesini, arkadaşlarını karalamak için inanılmaz bir öfke ve hırs içinde olanları üzülerek izliyorum.
Kalemlerinin baştan aşağı öfkelerinin tutsağı olduğunu ibretle gözlüyorum.
Aslında bu arkadaşlarımız kendi kimliklerini, kişiliklerini yiyip bitiriyorlar. Öfkelerini gemleyemedikleri için kin bataklığına sürüklenmişler, çırpınıp duruyorlar.
Bir ülkede sistem dürüst olmayanları koruyup, dürüst olanları cezalandırıyorsa orada hak, adalet ve eşitlik yok demektir.
O ülkede her türlü pisliğin, talanın, soygunun, yozlaşmanın önüne geçilemez.
Uygar dünyada bir devletin namuslu vatandaşlarını cezalandırmak gibi bir yetkisi olamaz.
Buna karşı koymak dürüst bir vatandaşın en kutsal görevi olmalıdır.
İnönü'nün dediği gibi: ‘‘Bir ülkede namuslular, namussuzlar kadar cesur olmak zorundadır.’’ |