|
GEÇEN Kurban Bayramı'ndan birkaç ay önce Cunda'da, rıhtımdaki o güzel restoranlardan birisine oturduk, ‘‘Karagöz’’ oradaydı.
O, kıvırcık tüyleri, iri ve kapkara gözleri olan sevimli bir kuzu.
Restoranın içinde-dışında dolanıyor, her müşteri geldiğinde durduğu yerde zıplıyor, müşterilerin önünde masalarına kadar yürüyordu.
Sanki şef garson.
Kapının önündeki kedilerle arkadaş olmuştu, ben kediyle oynayan bir kuzuyu ilk kez görüyordum.
Arada bir mutfağa gidiyor, patisiyle dolabı açtırıp bir demet maydanozu aşçıdan alıyor, kedilerin arasına oturup yiyordu.
Müşteriler böyle bir yaratık görmemişlerdi, özellikle turistler.
Masalarına uğrayıp, sanki ‘‘Bir eksiğiniz var mı?.. Midye dolmayı beğendiniz mi?..’’ der gibiydi.
Müşteri olmadığı zaman restoranın önünde durup, toptancıya para vermesi gereken patron gibi keyifsiz müşteri bekliyordu Karagöz.
Bir müşteri gözükünce...
Başlıyordu durduğu yerde zıplamaya.
*
O gün onu çok sevdik.
Bizim Andree restoranın sahibine durmadan akıl veriyor, onun yerde yatmaması gerektiğini, artık bir divan mı olur, bir koltuk mu, uzun uzun anlatıyordu.
Sahibi ‘‘Yenge bu kuzu var ya...’’ diye başlıyordu.
Biz Ankara'ya döndük, evimize gelenlere aylarca Karagöz'ü anlattık.
Geçen Kurban Bayramı'ndan birkaç ay sonra yine Cunda'ya gitmiştik. O restorana gidip yemek bahanesiyle Karagöz'ü görmek ilk işimizdi.
Karagöz yoktu ortada.
Bekledik, gelmedi.
Yanımıza pek yanaşmak istemeyen sahibini bir ara yakalayan Andree sordu:
‘‘Karagöz nerde?..’’
Adam boynunu büktü:
‘‘Biliyorsunuz yenge Kurban Bayramı gelmişti...’’
Kurban Bayramı'nda kesmişler.
Restorancının gözleri doldu, arka cebinden onun fotoğraflarını çıkartıp gösterdi, birisini alıp uzun uzun baktı.
Adamın bir geleneğin altında ezildiğini anladım.
Karagöz mü kutsanmıştı, sahibi mi ilerde onun sırtına binip cennete gidecekti, bilemem.
Ama o andan sonra hiç kimse, hiçbir şey konuşmadı.
*
Yine Kurban Bayramı yakın.
Birer Karagöz edinip, sonra kesersiniz artık. |