26/01/2003 <<<önceki gün   bugün   sonraki gün>>>
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Politika
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon
HÜRRİYET EKLER
Bilim
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Kelebek
Yazarlar
26.01.2003
Murat BARDAKÇI
Bir önceki A takımı tasfiyesi bize Rumeli’yi kaybettirdi

Hükümetin emeklilik yaşını 61'e indirme kararının kesinleşmesinden sonra, 80 civarında tecrübeli büyükelçi otomatikman emekli olacak. Biz, bir önceki ‘‘A takımı tasfiyesi’’ni bundan tam 93 sene önce yapmış ve sadece diplomatları değil, önde gelen bazı kumandanları da emekliye sevketmiştik. Ama bu tasfiyenin bedeli ağır olmuş ve hemen arkasından patlayan Balkan Savaşı'nda Rumeli elimizden çıkmıştı.

NEHİR geçerken at değiştirmeye pek meraklıyızdır. Bu ádetimiz şimdilerde gene depreşti; çok yakında başlaması beklenen savaşın arefesinde en kıdemli ve tecrübeli diplomatlarımızı emekliye sevketmek üzereyiz.

Hadise málum; hükümet, emeklilik yaşını 61'e indirmeye karar verdi. Askerler, istihbaratçılar, emniyet mensupları, üniversite hocaları ve hákimlerle savcılar bu kararın dışında tutulacaklar ama Dışişleri Bakanlığı'na ayrıcalık tanınmadığı için, kararın kesinleşmesinden sonra 80 civarında büyükelçi otomatikman emekli olacak. Yani, Hürriyet'in geçen cuma günkü manşetinde söylenen olacak, 'Savaş gelecek, A takımı gidecek'.

Devlet kadrolarında gerçi cumhuriyetin kuruluşundan sonra da büyük bir temizlik yapılmış, eski devrin binlerce bürokratı mecburi emekliliğe sevkedilmişti. Ama o senelerde ortada artık ne bir savaş ihtimali vardı, ne de sınırlarımızın ötesi bugünkü gibi karmakarışıktı.

Biz, savaş öncesindeki son 'A takımı tasfiyesi'ni bundan tam 93 sene önce yapmış ve sadece diplomatları değil, bazı kumandanları da emekliye sevketmiştik. Ama bu iş edilirken sınırlarımızın dört bir tarafındaki savaş tehlikesi gözönüne alınmamış, dolayısıyla tasfiyenin bedeli ağır olmuş ve temizliğin hemen arkasından çıkan Balkan Savaşı'nda Rumeli'yi kaybetmiştik.

İşte, bundan önceki 'A takımı tasfiyesi'nin kısa öyküsü:

1908'de ilán edilen İkinci Meşrutiyet'ten bir sene sonra İstanbul'da 31 Mart ayaklanması patlamış, ayaklanmayı Selánik'ten gelen Hareket Ordusu bastırmış ve fatura zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid'e çıkartılmıştı. 33 seneden beri tahtta bulunan hükümdar, ayaklanmadan iki hafta sonra, 1909'un 27 Nisan'ında tahtından indirilip Selánik'e sürgüne gönderilmişti.

İpler, İttihad ve Terakki Komitesi'nin eline geçmişti ve İttihadçılar hem iktidara daha güçlü şekilde hákim olabilmek, hem eski dönemin izlerini silebilmek, hem de devletin masraflarını biraz olsun kısabilmek maksadıyla yoğun bir tasfiyeye giriştiler.

Kıdemli diplomatların tasfiyesi, Meşrutiyet'in ilánından hemen sonra başladı. Paris'te Salih Münir Paşa, o zamanki Rusya'nın başkenti Petersburg'da Hüseyin Hüsnü Paşa, Roma'da Mustafa Reşid Paşa, Sofya'da Sadık Paşa, Madrid'de İzzet Fuad Paşa, Atina'da Mehmed Rif'at Bey, Belgrad'da İbrahim Fethi Paşa, Lahey'de Yusuf Misak Efendi, Berlin'de Ahmed Tevfik Paşa, Londra'da Musurus Paşa, Viyana'da Mahmud Nedim Paşa vardı ve senelerdir görev yaptıkları Avrupa başkentlerinden geri çağırıldılar. Yerlerine İttihadçılar'ın itimadını kazanmış olanlar gönderildi.

Bürokrasideki tasfiye, Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra daha çılgın bir hal aldı. Hükümdarın yakın çevresindekilerin bir kısmı İttihadçılar'ın hışmına uğramamak için 31 Mart sonrasında zaten Avrupa'ya geçmişlerdi ve Abdülhamid zamanında yükselmiş olup da memlekette kalan kim varsa artık hedefteydi. Hemen her an birileri azlediliyor, paşalar, elçiler ve bürokrasinin en tepesindekiler gruplar halinde emekliye sevkediliyordu.

Yeni iktidar, bürokratları sadece azille yahut emekliye sevketmekle kalmıyor, haysiyet kırıcı hareketlerde de bulunuyordu ve bunların başında ünvanlarla rütbelerin geri alınması vardı.

'Paşa' ünvanı o devirde sadece askerlere değil, sivillere de verilirdi. Meselá sadarete yani başbakanlığa getirilen bir kişi asker değil de sivil ise mutlaka 'vezir' ve 'paşa' yapılır, önemli bir bakanlığa tayin edilen bir sivil de 'paşa' olabilirdi.

31 Mart sonrasındaki tasfiye kampanyasında, devrik hükümdarın yakın çevresindekilerin asker yahut sivil olduğuna bakılmaksızın, bu ünvanları da ellerinden alındı. Bir gece önce 'paşa' olarak yatanlar, sabah uyandıklarında sadece 'bey' yahut 'efendi' idiler. Gazetelerin sayfaları, tasfiye listeleriyle ve ünvanları alınan bürokratların fotoğraflarıyla doluydu.

Tasfiye, devlete sadece feláket getirdi. Kıdemli diplomatların neredeyse tamamı emekli edilmiş, işin başına tecrübesi daha az olanlar geçmişti. Meselá Roma'ya büyükelçi yapılan sonraların sadrazamı Hakkı Paşa, İtalya'nın o zaman bize ait olan Libya'yı işgal edeceğini hiçbir şekilde hissetmemiş, işgalden herşey bittikten sonra haberdar olabilmişti.

Tecrübesiz bürokratların asıl gafleti Balkanlar'da yaşandı. O zamana kadar yürürlükte olan 'Kiliseler Kanunu' sayesinde Balkan memleketleri birbirleriyle didişirler ve bizden pek bir talepleri olmazdı. İttihadçılar'ın 'daha fazla hürriyet' námına bu kanunu durup dururken iptal etmeleri üzerine Balkan devletleri arasındaki bütün çekişmeler bir anda sona erdi, gözlerini Rumeli'deki topraklarımıza diktiler. Ne iktidardakiler, ne de gençleşmiş olan hariciye olup bitenleri farkedemedi, neticede Balkan Harbi patladı ve bütün Rumeli elimizden çıktı.

Bir önceki 'A takımı tasfiyesi'nin hüzünlü hikáyesi işte böyle...


Bu kitaba sakın güvenmeyin!


BİR devrin meşhur gazetecilerinden olan Nahid Sırrı Örik genellikle kültür ve sanat üzerine yazmış; romanlar, hikáyeler, piyesler kaleme almış ve Fransızca'dan çok sayıda tercüme yapmıştı. Hayata 1960 senesinde 65 yaşında veda ettiğinde, arkasında telif yahut tercüme bir hayli eser bıraktı ve en meşhur kitabı, 'Sultan Hamid Düşerken' isimli romanıydı.

Nahid Sırrı, 1950'lerin bazı tarih dergilerine o günlerde Türkiye'ye girmeleri yasak olan Osmanlı hanedanı mensupları hakkında makaleler de yazdı. Bu makalelerin ortak özelliği maalesef yanlış, kulaktan dolma ve yanıltıcı bilgilerle dolu olmalarıydı. Yazar isimleri birbirine karıştırmış, o senelerde hayatta olanları ahrete göndermiş, ölmüş olanlara hayat bağışlamış ve hata üstüne hata yapmıştı, dolayısıyla da yazdıkları hiçbir şekilde kaynak olamayacak bir yanlışlıklar silsilesinden ibaretti.

Sözkonusu makaleler, 50 küsür sene sonra, İş Bankası'nın Kültür Yayınları tarafından 'Bilinmeyen Yaşamlarıyla Saraylılar' adıyla kitap haline getirildiler. Ama ne kitap!

Bir yazarın eski dergilerin sayfaları arasında kalmış makaleleri kitaplaştırılırken, her makalenin sonunda o yazının nerede yayınlandığının bir satırla olsun kaydedilmesi ádet olduğu halde, kitabı yayına hazırlayan zat, bunu yapmamıştı. Üstelik, yayınlananlar da Nahid Sırrı'nın bu konuda yazdıklarının tamamı değildi, noksandı.

Gene bu tür derlemelerde yazarın hatalarının dipnotlarla düzeltilmesi ádetten iken, makaleleri yayına hazırlayan zat, konuya herhalde áşina bulunmadığından buna girişmemiş, eski hataları aynen nakletmekle yetinmişti. Meselá son Halife Abdülmecid Efendi'nin halen hayatta olan ve Londra'da yaşayan kızı Dürrüşehvar Sultan, kitaba göre bundan yarım asır evvel terk-i dünya etmişti ve bunun gibi yanlışlar daha pek çoktu.

Ama işin daha vahim tarafı, kitaba yapılan ilávelerdi. Meselá 63. sayfada Abdülkadir Efendi olduğu iddia edilen şehzade, Abdürrahim Hayri Efendi idi. 71. sayfadaki resim Mihrimah değil, Mihrişah Sultan'a; 39. sayfadaki fotoğraf da Semiha değil, Mediha Sultan'a aitti ve Osmanlı ailesinin 'Semiha' adında bir mensubu zaten yoktu. Mısır'ın 'Hüseyin' adında bir kralı da hiçbir zaman varolmamıştı, 209. sayfada 'Kral Hüseyin' olduğu iddia edilen kişi 'Sultan Hüseyin' idi ve Mısır'ın ilk ve son 'sultan'ıydı.

Daha önce çıkmış bir eseri 'yayına hazırladığını' iddia edenlerin bir iş yapmış olmak için áhenkli ve güzel Türkçe'yi yapmacık, kakofonik ve yetersiz hále getirme gayretkeşliğinin kurbanları arasına bu kitap da girmişti ve yapılan 'Türkçeleştirme', eseri yayına hazırlayanın Türkçe'ye ne derece áşina olduğunu göstermedeydi. 'Tarih Dünyası' isimli derginin 1 Nisan 1951'de yayınlanan 22. sayısından alınmış olan 'V. Murad'ın Kızları' başlıklı yazıdan birkaç örnek vermekle yetineyim: 'Sonsuza kadar' demek olan 'ebediyyen' sözü 'hiç' olmuş (s. 102), 'rivayet edilen' ifadesi 'söylenen'e çevrilmiş (s.107), 'irfan' kelimesi yayına hazırlayanın dil kültürünü ve irfanını gösterircesine 'kültür' diye 'güncelleştirmiş', 'çaresiz' demek olan 'biçare' sözü 'zavallı' yapılmıştı (s.101).

Biçare ve de zavallı Türkçe!

Bu kitabı yayına hazırlayan Alpay Kabacalı'nın böyle bir işe niçin kalkıştığını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, Nahid Sırrı'nın zaten yanlış bilgilerle dolu makalelerinin çok daha fazla hatalar ilávesiyle ve eksik bir şekilde ortaya sürüldüğü, bundan kültür dünyamızın kazancının da sadece koskocaman bir 'Hiç!' olduğudur, o kadar!

  
mbardakci@hurriyet.com.tr
 

Murat BARDAKÇI
Tüm yazıları
    Oktay EKŞİ
  Kıbrıs'ta son tango...
 
    Ertuğrul ÖZKÖK
  İyi ki doğdun Avniiii
 
    Ali Atıf BİR
  Hıncal Uluç ve Haşmet Babaoğlu biraz harcanmış!
 
    Ayşe ARMAN
  Benim görevim Caner'i bu gezegene indirmekti
 
    Bekir COŞKUN
  Ağaçların dili yok
 
    Doğan HIZLAN
  Hiç gocunmadan kabul ettiğim armağanlar
 
    Doğan ULUÇ
  Maymun suratı Tanrı’dan, ben ne yapayım
 
    Emin ÇÖLAŞAN
  Tüccar danışman Cüneyd Zapsu, PKK gazetesinde
 
    Enis BERBEROĞLU
  2'nci iznin adresi NATO mu yoksa TBMM mi?
 
    Erkan ÇELEBİ
  Japon suşi girdi sinema ‘kapalı gişe’ye döndü
 
    Ferai TINÇ
  Mersin Limanı’nda bekleyen viski
 
    Gila BENMAYOR
  Davos’ta keşkelerin listesidir
 
    Hadi ULUENGİN
  Kim çekilmez?
 
    Yurtsan ATAKAN
  Yüzde yüz yüz yüze
 
    Pakize SUDA
  Aşmış aşçılar
 
    Sedat ERGİN
  AKP, Dışişleri'nden ne istiyor?
 
    Tuğrul ŞAVKAY
  2002'nin yemek kitapları
 
    Uğur CEBECİ
  Binalar uçaklara direnecek
 
    Yalçın BAYER
  İkimiz de futbolcuyduk
 
    Yalçın DOĞAN
  Dev Çinlinin NBA Pazarı
 
    Özdemir İNCE
  Ye’cuc ve Me’cuc
 
    Oğuz ARAL
  Üfür Fahri üfür!..
 
    Esat YILMAER
  Faulleri atamazsan
 
    İbrahim Bilik
  Küba'dan bir rom klasiği: Havana Club
 
    Sevgi'nin Diviti
  Zonaro’nun kapısına bir levha asmalıyız
 
    Şükrü KIZILOT
  Olmayan yasa 22 yıldır uygulanıyor!
 
Ana Sayfa | Son Dakika | Tüm haberler | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Bilim-Teknoloji | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım
© Copyright 2003 Hürriyet
www.hurriyetkurumsal.com