|
Sefa KAPLAN
Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ile görüşmeye İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi eski dekanı ve Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mete Tunçay'la birlikte gittik. Prof. Tunçay'ın kafasında, özellikle tarih öğretmenlerinin ve öğretiminin geliştirilmesine yönelik bazı projeler vardı.
Bir de kırk yılı aşkın süredir sürdürdüğü üniversite öğretim üyeliğinin getirdiği zengin tecrübesi. Beyoğlu Öğretmen Evi'nde gerçekleşen görüşme, zaman zaman entelektüel bir dertleşme, zaman zaman da eğitim sisteminin geleceğine ilişkin kararların filizlendiği bir sohbete dönüştü. Biz ise pişmiş aşa su katmak yerine, nadiren duruma müdahale etmekle ve daha çok kaydetmekle yetindik.
TUNÇAY: Türkiye'de öğrenci ve öğretim üyesi kalitesi maalesef çok düşük. Bunun sebebi bizim çocuklarımızın genetik olarak aptal olmaları filan değil, ortaöğretimden çok zayıf gelmeleri. Bugünün üniversite mezunu, 1930'ların lise mezunu seviyesinde bile değil.
MUMCU: Sadece bilgi açısından değil, hayatla ilişkisi açısından da öyle...
TUNÇAY: Bunun sebebi muhtemelen sayılar. Her nesilde diyelim 30 bin parlak çocuk varsa, bu nüfusumuz 10 milyonken de 30 bin, 70 milyonken de 30 bin. Dolayısıyla giderek seyreliyor. Ben okurken bütün Türkiye'de 12 lise vardı. İstanbul'da da Kabataş, Haydarpaşa, İstanbul ve Galatasaray. Beşincisi yoktu. Öğretmen ve öğrencileri de bugünkünden çok daha yukarı düzeydeydi. Milli Eğitim konusunda Allah yardımcınız olsun. Oranın bir gayya kuyusu olduğunu düşünüyorum. Bakanlığı tanımaya inşallah zamanınız yeter.
MUMCU: Hiç öyle tanımak gibi bir gayretim olmayacak. Eğer siz bürokrasi yönetmeye kalkışırsanız o gayya kuyusundan çıkamazsınız. Beni ilgilendiren eğitim olgusunun kendisi, eğitim talebi ve bu talebin nasıl karşılanacağı. Yoksa bakanlığın dehlizlerine girersem, oradan çıkamayacağımı ben de çok iyi biliyorum. Benim işim, işin profesyonellerini bulmak ve sistemi çalıştırmak.
TUNÇAY: Her bakan sizin gibi iyi niyetle işe başladı ama sonuç alınamadı. Belki de Milli Eğitim Bakanlığı'nı ortadan kaldırmaya çalışmak hayırlı bir şey olabilir.
Mete Bey, daha önce de YÖK tartışmalarının çözümü açısından bakanlığın YÖK'ten elini çekmesini önermişti...
MUMCU: Bizim YÖK'te bir elimiz yok ki zaten. Bizim bu konuda bir yetkimiz veya yetki talebimiz de yok.
TUNÇAY: Bence ideal olan şu: MEB, bir teftiş mekanizmasından ibaret olmalı, eğitim işini ise yerel birimlere devretmeli.
MUMCU: Biz de tam olarak bunu yapmayı hedefliyoruz. Teftiş demeyelim isterseniz de standartları koyma, politika belirleme, rehberlik ve denetleme diyelim. Bakanlığın fonksiyonu bunlarla sınırlı kalmalı, eğitim işi yerel birimlere bırakılmalı. Yerel birimlerle kastettiğimiz sadece belediye değil, il idaresi. Dolayısıyla, yerinden yönetim demek, yerel yönetim demekten daha doğru.
Bu, MEB'in fonksiyonunu yerel yönetimlere devretmekten çok farklı bir şey...
TUNÇAY: Ben de belediyeleri düşünmemiştim doğrusu.
MUMCU: Öğrenci velilerini temsil eden hukuki yapıyı, daha etkin ve yetkin kılmak gerekli. Temel politikalara uygun davranmak koşuluyla, kendi sorunlarına çözüm getirmelerini teşvik etmeliyiz. Merkez sadece normu belirlemeli ve standartları ortaya koymalıdır. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, enformasyon alanında tekeller oluşuyor ve bu enformasyon tekellerinin benimsediği ideolojilere uygun dezenformasyon zihinleri biçimlendiriyor. Bu durumda insanı, insan düşüncesini, bilimsel bilgiyi korumak için mutlaka ve mutlaka, enformasyonu sorgulayan, zihinsel filtrelerden geçiren bir kafa yapısı oluşturmak zorundayız. Ben bugüne kadar Özel Kalem Müdürü dışında bir tek atama yapmadım. Ama aksi yönde haberler yapılıyor ve benim buna engel olmak mümkün değil.
İDEOLOJİNİN SAVAŞ ALANI
Bu dezenformasyonda, MEB'nin, ideolojik karakteri baskın bir bakanlık olması temel neden galiba.
MUMCU: Hocam kendi alanına girdiğim için beni bağışlasın, yaklaşık 200 yıldan beri eğitim bizde ideolojilerin çatışma alanı kabul ediliyor. Sığ bir yaklaşımla, ‘‘Eğitimi ele geçirirseniz, insanları kendi ideolojinize göre biçimlendirip geleceği ele geçirmiş olursunuz,’’ deniliyor. Hiçbir zaman gerçekleşmemiş ama modern çağda büyük acılara yol açmış hastalıklarından biri bu. Dolayısıyla herkes MEB'e kendi ideolojik tutumu açısından stratejik bir nokta olarak yaklaşıyor. Böyle bakılınca da buradan nitelikli eğitim, insanı zenginleştiren bir donanım filan çıkmıyor.
Peki siz ideolojik bir sıçrama noktası olarak bakmıyor musunuz eğitime?
MUMCU: Kesinlikle hayır. Ben öyle bakmayı ve öyle yaklaşmayı, insanlık onuruna bir saldırı olarak görüyorum. Benim çocuğumun zihnini, kendi ideolojisine uygun olarak biçimlendirmeye kimin ne hakkı olabilir? Ben kendi çocuğum için istemediğim bir şeyi, başkalarının çocukları için nasıl isteyebilirim ki? Eğitimi, ideolojilerin savaş alanı olmaktan çıkartacağız.
TUNÇAY: Sayın Bakan, çok güzel şeyler söylüyorsunuz. Bunları işittiğim için sahiden sevindim. Yalnız korkum şu: Kafanızda kademeli bir plan var. Bazı şeylerin gerçekleşmesini beklerken zaman kaybedilmesinden endişe ediyorum. Ben daha pragmatik bir şeyden, bir köşesinden başlama çabasından söz ediyorum.
MUMCU: Mimarisini görmek zorunda değil miyiz Hocam?
TUNÇAY: Mimarisine çalışırsınız elbette ama benim tarih öğretmenleri için önerdiğim projeyi, siz bütün alanlara teşmil etmek istiyorsunuz. Türkiye'de 100'e yakın üniversite, hemen hepsinde tarih bölümü var. Bütün tarih bölümlerine bu işi vermek hata olur. Seçkin üniversitelerde tarih master'ı için bir imkán yaratılması ise kaliteyi artırır. Yoksa adam üç sene sonra karşınıza master derecesiyle gelir ama bir şey değişmiş olmaz.
MUMCU: Şayet Türk üniversiteleri, akademik ünvanı veya master derecesini, belli bir kalite düzeyini yakalayamamış insana veriyorsa, benim ona diyecek bir şeyim yok.
TUNÇAY: Maalesef veriyor. Ben bunu bildiğim için size dört üniversitede on-onbeş kişilik gruplarla işe başlamayı öneriyorum.
MUMCU: Başlamaya hiç itirazım yok. Siz tarih perspektifinden bakarak söylüyorsunuz ama benim 15 milyon öğrencim var. Bunun için, olabilecek en hızlı şekilde mimariyi kurgulayıp, herkesin katkısını alarak sistemi çağdaşlaştırmamız gerekiyor.
Sefalette eşitlik sağlanmış oldu
TUNÇAY: Türkiye'de birtakım siyasal tabuların yanı sıra, sosyal tabular da var. Mesela şovenlikle ilgili şeyler. Milli tarih, milli coğrafya. Sokrates, ‘‘Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez’’ diyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, sorgulayan kafa yapısına sahip bireyler yetiştirmek gerekli. Eğitimin maksadı, arayan, araştıran, özgür fikirli insan yetiştirmek olmalı...
MUMCU: Özellikle klasik eğitimin...
TUNÇAY: Evet. Ama mesleki eğitim de çok büyük bir sorun. Yıllar önce Kostas Smitis'le konuşmuştum. Onunla London School of Economics'te beraber okumuştuk. Türkiye'nin sorunlarını konuştuğumuz zaman, Yunanistan'la birçok paralellikler kurardı. Simitis'in söylediğine göre, Yunanistan'da en çok aksayan şey mesleki eğitim. Bu nedenle klasik eğitime büyük bir abanma oluyor. Mesleki eğitimin gelişip doğru işlemesi rekabet edecek maaş verebilmeye bağlı.
MUMCU: Kaynakları artırarak bunu belli bir ölçüde yapmak mümkün. Ama bizim meslek yüksek okullarımız da maalesef çok nitelikli değil.
TUNÇAY: Son 20 yılda yapılanlar bunu sağladı biraz da. Eskiden akademiler vardı, eğitim enstitüleri vardı. Bütün bunları üniversite çatısı altında toplandı ve böylece ‘‘sefalette eşitlik’’ sağlandı.
Bunun amacı, biraz da denetim kolaylığı değil miydi?
TUNÇAY: Tabii ki. Eğitim enstitülerinde fiilen ders yapılamıyordu. Bunlar eğitim fakültesi yapıldı ve kendilerine öğretmen olma tekeli tanındı. Fen Edebiyat Fakültesi dekanlığı yaptığım beş yıl boyunca bunun acısını çok hissettim ben. Tarihte, sosyolojide, psikolojide, edebiyatta okuyan çocukların hiçbiri öğretmen olamıyor. Halbuki eğitim fakültelerine daha düşük puanla gireni öğretmen yapıyorsun. Çok ciddi bir adeletsizlik bu.
MUMCU: Tekelcilik yaratmak yerine, rekabeti özendiren bir sistem kurmayı düşünüyoruz. En iyi olan, öğretmen olsun. Burada sosyal adaletçi bir yaklaşıma mecburuz.
TUNÇAY: Şimdi bakın ben bir tarih dergisi çıkardım. ‘‘Türkiye'de şu kadar tarih öğretmeni var, bunların hiç değilse bir bölümü bizim dergimizin takipçisi olur,’’ diye düşünüyordum, olmadı. Çünkü öğretmenler büyük bir apati içinde. Mesleğini sevmiyor, branşını sevmiyor.
MUMCU: Özendirmek zorundayız.
TUNÇAY: Özendirmek önemli elbette ama kalkıp ona bir bilgisayar vereceksiniz, birçok okulda olduğu gibi, bir odaya kilitleyip saklayacak.
MUMCU: Ben kendisine ait bir bilgisayardan söz ediyorum.
TUNÇAY: Onu kullanmak için bile özendirilmesi lazım. Hayat şartlarının düzeleceğine, bunları yaptığı takdirde refahının artacağına dair ciddi bir inancı olursa işe yarar gibi geliyor bana.
MUMCU: Öğretmenlerin umudunu kıran çok şey var tabii. Hayat, öğretmenler için gerçekten çok zor. Bunu öğretmenlere şirinlik yapmak için söylemiyorum. İşin zorluğunu biliyoruz ve bu zorluğu dikkate alan projeler üretmek durumundayız. Her öğretmeni bilgisayar sahibi yapmaktaki amacımız ne? Amaç basit, öğretmenleri bir bilişim ağının içine almak istiyoruz. |