21/12/2002 anasayfa>>> <<<önceki gün   bugün   sonraki gün>>>
English
yenibir.com
Genç Hürriyetim
Agora
Gündem
Politika
Avrupa Birliği
Dünya
Ekonomi
Spor
Yaşam
Teknonet
Tüm Haberler
Yazarlar
Kültür Sanat
Magazin
Özel Dosyalar
Hava Durumu
Astronet
Televizyon
HÜRRİYET EKLER
Bilim
Otoyaşam
Seyahat
Pazar
Kelebek
Pazar
21.12.2002
Evlendim giden kadınlar birer birer dönmeye başladı
 

Emel ARMUTÇU

Can Yayınları'ndan ayrılıp Doğan Kitap'la anlaşan Nedim Gürsel'in son öykü kitabı piyasada. Öğleden Sonra Aşk, cinsel aşkı ve tutkuyu anlatan 13 öyküden oluşuyor.

Roman, gezi, eleştiri ve inceleme yazılarıyla tanınan Sorbonne Üniversitesi Türk Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Gürsel'in 1967'den bu yana yayımlanan Uzun Sürmüş Bir Yaz, Sevgilim İstanbul, Sorguda, Kadınlar Kitabı ve Son Tramvay gibi kitaplarından seçtiği öyküleri de Cicipapa adıyla Doğan Kitap'tan yayımlandı. Gürsel'le bu kez, 35 yıllık edebiyat serüvenini değil, aşkı, kadınları ve kadınları yazmayı konuştuk...

Son öyküleriniz otobiyografik mi?

- Geniş ölçüde. Ama öykü, roman aslında kurmacaya dayalı türler. Yani yazarın hayal gücü de devreye giriyor. Ne var ki ben bu kitapta yıllardır içimde taşıdığım, bir bakıma küllenmiş eski aşkları yazdım. Dolayısıyla bu kitap benim, ‘‘olgunluk’’ çağıma denk geldi. Yani 50'ye merdiven dayamışken. Sanki bir bilançosunu çıkarmak istedim hayatımın bir bölümünün.

Kitapta 13 öykü var. Bu kadar mı yani bilanço?

- Hayır. Yaşadığım bütün aşkları yazmadım. Öğleden Sonra Aşk'ta aşkın 13 hali var. Duvar adlı öyküyü bunun dışında tutuyorum, çünkü bir otosansürden geçti, onda da bir aşk vardı ama bilinen bir kadın kahramanı ortaya çıkardığım için geri adım attım. Adını söylemeyeyim, çok ünlü bir yazarımızın torunu. Onun dışındaki 12 aşk geniş ölçüde otobiyografik ama kurmaca unsurlar da var.

Herhalde. Çünkü bir tanesinin sonunda seviştiğiniz kadın, hazzın doruğundayken balkondan düşüyor. Onu siz öldürmediniz değil mi?

- Herhalde. Yoksa hapiste olurdum. Cinayet yasalara göre büyük suç. Bir kadını öldürmekse benim gözümde daha büyük suç! Çünkü kadın yaratandır, hayat veren bir varlığın hayatına son vermek, erkek öldürmekten daha büyük bir cezaya çarptırılmalıdır.

KADINLAR TEHLİKELİ

Öykülerinizde anlattığınız her kadına illa ki bir tehlike eşlik ediyor. Kimi yerde savaş, kimi yerde trafik kazası... Kadın tehlikeli bir yaratıktır demeye mi çalıştınız?

- Çok dikkatli okumuşsunuz. Tutkulu aşklar çoğunlukla şiddet unsurları da içerir diye düşünüyorum. Bu aşkları, zaten şiddet unsurları taşıyan siyasal ortamlarda anlatmaya çalıştım: Kıbrıs çıkartması, cinayete dönüşen bir tutku ya da işkence görmüş bir eski solcu militanın, celladına olduğu gibi sevdiği kadına da 'orasından' teslim oluşu. Bir de kaza var, otomobillerin çarpışması cinslerin çarpışması gibi de anlaşılabilir. Kadınlar elbette tehlikeli yaratıklar. Çünkü tutkulu aşka dönüşen cinsellik, içinde şiddet unsurları da barındırıyor.

Bu kadından mı kaynaklanıyor sadece?

- Evet çünkü kadınlar erkekleri kendi dünyalarına çekip, o girdaba alıp, unufak edip posasını çıkarabilen güçte yaratıklar. Oysa erkeklerde bu daha az ve kadınlar sevecenlikleriyle erkekleri bağımlı kılabiliyorlar.

Ama dünya daha çok aldatan erkekler ve aldatılan kadınlarla dolu...

- Doğru, ama aldatma tehlikeli bir şey değil. Sorrento'ya Geri Dön'de anlattığım gibi, bir erkekle bir kadının yaşadığı derin haz duygusu, o hazzı arayış, ya intihara, ya cinayete ya da ikisinin arasında bir yerde ölmeye yolaçabiliyor.

Ben yine de kadının buradaki suçunu anlayamadım...

- Kadının suçu yok. Yalnız o tehlikeli konumda sevişmenin getirdiği haz ve yük daha çok erkeğin sırtında. Çünkü hem kadını kollarında tutacak, balkondan aşağı yuvarlanmasınlar diye, hem onun içine girecek, hem de ikisi birden doyuma varacak! Kadın burada daha az yük üstlenmiş oluyor. Çünkü hayatı erkeğin elinde bu pozisyonda.

Öyküye bakılırsa erkek beceriksiz, kadın da kurban! Çünkü kadın öldü.

- Kurban değil. O durumda kadının düşüp ölmesi gerekiyordu. Bu da kadınların hem tehlikeli hem de kırılgan, korunmasız olduğunu gösteriyor.

Her öyküde bir kadını farklı bir kentle anlatıyorsunuz. Kadınlar ve kentler arasında hep paralellik kurulur. Sizinki de böyle bir takıntı mı?

- Elbette. Her kentin benim hayatımda bir kadının yüzüyle özdeşleşen bir hikayesi var. Bazen bu birkaç kadın da olabiliyor. Örneğin İstanbul hem 10 yıl önce kaybettiğim annemin yüzünü çağrıştırır, hem de ilk sevgilimin. Atina ilk eşimin yüzünü. Galatasaray Lisesi'nin kadınsız ortamından Paris Sorbonne Üniversitesi'nin çok az erkek öğrencisi olan Edebiyat Bölümü'ne giden biri olarak orada elbette çok sevgilim oldu. Bu yüzden Paris bütün eski sevgililerin yüzünü taşır, tek bir kadınla özdeşleşmez.

Neden kentlerle kadınlar arasında paralellik kurulur?

- Ben bir kenti keşfederken tanımadığım bir kadın gövdesini keşfederken duyduğum heyecanı ve hazzı duyuyorum. Örneğin Venedik'e ilk gidişimde, o dar sokakların labirentinde dolaşırken, bir anlamda bir kadının gövdesinde kendimi kaybedermişcesinde heyecanlandığımı, bir çeşit duygu patlaması yaşadığımı hatırlıyorum.

Peki neden öğleden sonra aşk; günün saatlerine göre farkı var mıdır?

- Çiftler eşlerini genellikle öğleden sonra aldatırlar diye bir anlayış vardır. Musolini başkanlık sarayına bir suit yaptırmış ve metresiyle öğleden sonraları sevişiyor. Karısına diyorlar ki, Duçe seni aldatıyor. Hayır aldatamaz, her akşam eve dönüyor, diyor! Bir de şunu söyleyeyim, sıcak Akdeniz ülkelerinde öğleden sonranın özel bir yeri vardır. Siesta...

Biz o sırada uyuyorlar diye biliyoruz...

- Bende hep sıcak duygusu dolaylı olarak şiddeti, endişe anını, bir çeşit baskıyı çağrıştırır. O halden kurtulmanın en iyi yolu sevişmektir. Akdeniz'de öğleden sonralarının, uykudan başka şeylere de yolaçtığını söyleyebilirim.

EVLİ ERKEĞE RAĞBET FAZLA

Hayatında ve kitaplarında kadınlar ve aşkların yeri çok olan, çapkın edebiyatçılardan biri olarak tanınıyorsunuz. Sonra evlenip çocuk sahibi oldunuz. İkinci evlilik, ilk çocuk. Bu duruldunuz anlamına mı geliyor?

- Ben bir zamanlar evlendiğim sağda solda duyulmasın diye çaba gösterirdim. Sonra anladım ki evli erkeklere rağbet daha fazla! Bu sefer daha çok söylemeye başladım. Evliyim, eşimle de mutluyum, ama ben de Kafka gibi yazarlara bekarlığı öğütlerdim.

Gemiler de Gitti'de attığınız bir ‘‘Gemiler de teker teker gittiler, kadınlar gibi’’ tiradı var. Evlenme kararını, tüm kadınlar gittiği için almış olmayasınız?

- Bunu anladığınız için çok teşekkür ederim. Tamamen öyle. Onu yazdığım yıl evlendim. 42 yaşındaydım ve yalnızlık koymaya başlamıştı. Kadınlar teker teker gitmişlerdi ve o duygu beni hüzünlendiriyor, ötesi telaşlandırıyordu. Ama evlenince, giden kadınlar, hepsi olmasa da geldiler.

Daha çok kadınlar tarafından okunduğunuz söyleniyor. Türkiye'de de son yıllarda ‘‘kadına yönelik yazar’’, ‘‘kadından anlayan yazar’’ akımı doğdu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Nedenini bilmiyorum ama sanırım daha çok kadınlar tarafından okunuyorum. Ama kadın uzmanı yazar kategorisine girmek istemem. Hiçbir şeyin uzmanı değilim, edebiyat doktoruyum. Ben, kadın ya da erkek, okur için yazmıyorum. Ama bazı yazarlarımız ne yazık ki piyasadan gelen talep doğrultusunda şu ya da bu uzmanı olarak yazıyorlar. Hepimiz biliyoruz kim olduklarını. Ben içimdeki hikayeleri, istediğim şeyleri yazıyorum. Ve o yazarlar kadar da popüler değilim. Ama şöyle bir fark var, o yazarlardan bir parça daha fazla fikir ve üslup sahibi olduğumu düşünüyorum. Böyle bir akımın olması, tamamen abuk sabukluk, edebiyatla ilgisi olmayan bir durum.

Yalıya o hanımefendiyle yatma amacıyla gitmedim ama duvar resimlerinin en ilginci yatak odasındaydı

Sadullah Paşa Yalısı'nın tarihi eser meraklısı sahibesini (Ayşegül Tecimer) hepimiz tanıdık Firuze Sularda öyküsünde. Birebir anlatıyorsunuz çünkü. Kahraman da o yalıya sözkonusu hanımefendiyle yatma niyetiyle gidiyor. Siz bunu istediniz mi gerçekten?

- Bir kere yalıya öykünün anlatıcısı gidiyor, Nedim Gürsel değil. Sadullah Paşa Yalısı'nda çok güzel duvar resimleri vardı. Ben o resimlerden yola çıkarak bir öykü yazmak istedim. Sonra buna bir ironi katmaya karar verdim. Çapkınlıkla alay eden bir öyküye dönüştü. Çünkü sonunda öykü anlatıcısı düş kırıklığına uğruyor. Ama o yalıdaki atmosferi, hem Lale Devri'ne gönderme yapan resimleri betimleyerek hem de o hanımefendinin magazin basınından düşmeyen partilerini anlatarak yazdım. Yalıya kesinlikle o hanımefendiyle yatma amacıyla gitmedim. Duvar resimlerine bakmaya gitmiştim. Ama o duvar resimlerinin en ilginci hanımefendinin yatak odasındaydı.

Hürriyet okuyucuları bu duvar resimleri masalına inanmaz...

- Tabii Hürriyet okurları uyanık. Ve edebiyat kurmaca dedik, aldatmaca değil. Ama dediğim gibi öyküler geniş ölçüde otobiyografik, tamamı değil. 



Ana Sayfa | Son Dakika | Tüm haberler | Gündem | Dünya | Ekonomi | Spor | Yaşam | Bilim-Teknoloji | Yazarlar
Kültür Sanat | Magazin | Özel Dosyalar | Piyasanet | Hava Durumu | Astronet | Televizyon
İnsan Kaynakları | | Arama+Arşiv | Bize ulaşın | Yardım
© Copyright 2002 Hürriyet
www.hurriyetkurumsal.com