|
1955'te kapısından girdiği Cumhuriyet'ten o gün bugündür çıkmadı. Tam 47 yıl. 35 yıldır da aynı gazetenin spor servisi şefi. Bu kadar uzun süre görevde kalması biraz amatör sporlara duyduğu sevgiden, biraz da dengeci politika izlemesinden. Yanına yetişsin diye verilen isimler şimdi basının önemli noktalarında.
Abdülkadir Yücelman'ın gazetecilik merakı ortaokul ve lise yıllarına dayanır. Sultanahmet'te geçen çocukluk yıllarından sonra Karagümrük Ortaokulu'na kaydolur. Darphane'de çalışan babasının gözleri iyi görmez. Babasının bu kusuru genç Abdülkadir için fırsat olur. Tüm dergiyi satır satır babasına okuma görevini üstlenir. Bu sayede okumayı sever. Öyle ki ortaokulun ilk yıllarından itibaren evde çalışmayı bırakır, ödevlerini yapmak, imtihanlara hazırlanmak için hep İstanbul'un büyük kütüphanelerinin yolunu tutar, gece geç saatlere kadar sayfaları karıştırır, adeta kitap kurdu kesilir.
Ona gazetecilik yolunu açan olay lise yıllarında başına gelir. Vefa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmeni Behice Kaplan tüm öğrencilere ödev verir: Her öğrenci Ömer Seyfettin, Tevfik Fikret gibi bir yazarın hayatı ve eserleri hakkında araştırma yapıp sınıfta sunacaktır. Yücelman'ın araştıracağı yazar Refik Halit Karay'dır. Kütüphaneleri karış karış arar ama Refik Halit hayattadır ve tek partili dönemde rejime muhalif bir yazar olarak hakkında pek bilgi yoktur. Dertli bir şekilde öğretmeni Behice Kaplan'a gider. Kaplan da, ‘‘Madem hayatta telefonunu bul, randevu al, onunla görüşmeye git’’ der.
FOTOROMAN ÇEKTİ
Refik Halit'ten randevuyu koparır, İstanbul, Şişli'deki evine gider. Yazılarını yerde ve eski yazıyla yazan Refik Halit bu genç lise öğrencisinin suallerine uzun uzun cevaplar verir. En sonunda da ‘‘sen gazeteci olursun yahu' lafını patlatır. Bu hızla Yücelman gazeteciliğe gönül verir. Fotoğrafçı asistanı unvanıyla basına kapağı atar: ‘‘İlk fotoromanı 1954'te Özcan Çetin'le birlikte çektik. Senaryoyu da Aziz Nesin yazdı. Enis Rıza diye bir ağabeyimiz vardı. Elimizde makineler, ayaklı, ampullu flaşlar dolaşıyoruz.’’
Bu arada Vefa Lisesi'nden sonra kendisine bir yol çizmesi gerekir. Resme yatkındır ve güzel sanatlar akademisine girmeyi arzular. Öyle ki daha ortaokuldayken bir resim yarışmasında dünya üçüncülüğü almıştır. Ancak babası bu ilgiden pek hoşnut değildir. ‘‘Doğru dürüst bir meslek sahibi ol’’ uyarısını yapar. Bunun üzerine genç Yücelman evden pek uzaklaşmaz ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne (İTİA) girer. Dört yıl iktisat okur. Gazeteciliği de bırakmaz. Spora da meraklıdır. Lise yıllarında kısa boyuna rağmen basketbol oynamış, futbolda pabuç eskitmiş ve boks da yapmıştır. Spor ve gazetecilik tutkusu birleşince 1953'te yayın hayatına hızlı bir şekilde giren günlük spor gazetesi Yeni Türkiye'de muhabirliğe başlar. Kendi deyimiyle şimdiki gibi değildir muhabirlik, ‘‘sabahtan akşama aralıksız’’ sürer. Beşiktaş-Ortaköy arasında şimdiki Çırağan Kempinski Oteli'nin yerinde Şeref Stadı vardır. Şeref Stadı onun sorumluluk alanıdır. Hafta sonu iki gün boyunca tüm maçları takip eder, not tutar ve gazeteye aktarır. Kimi zaman üç, kimi zaman dört maç oynanır bir günde. Yazın sıcağı kadar kışın soğuğu da vardır. Üstelik gazeteciler için devir ‘‘simit, çay, simit’’ devridir.
YARIM SAYFA SPOR
İki yıl sonra Cumhuriyet Gazetesi spor servisi kurmaya karar verir. 23 yaşındaki Yücelman da 40 liralık maaşı 80 liraya yükseltilince Cem Atabeyoğlu ve Erdoğan Arıpınar'la birlikte Cumhuriyet'e geçer. Bu köklü gazetede spor servisi kurulur ama o zamanki gazete binası Pembe Köşk'te boş bir oda bulmak büyük bir sorundur. Spor servisinin imdadına dış haberler yetişir. Ömer Sami Coşar ve Noyan Yiğit de Fenerbahçeli'dirler: ‘‘Fenerbahçeli'nin derdinden Fenerbahçeli anlar deyip bize bir köşe verdiler. Ufak masamızı duvara dayadık ve etrafına geçtik. Yarım sayfa da yerimiz vardı. Ama neler sığdırmışız o yarım sayfaya?’’
İlk yıllardan sonra ekip büyür. Yeni muhabirler gelir, stjayerlerin biri gelip biri gider. Ama 1960'da geçici olarak, 1967'de aslen spor servisi şefliğini üstlenen Yücelman'ın iyi muhabiri tanıma yöntemleri değişmez. 20 günde geleceğin gazetecisini birkaç sınavdan geçirerek tespit eder. Örneğin genç muhabirin eline dört-beş satırlık bir ajans haberini tutuşturur ve bunu bir sayfa haline getirmesini ister. Veya tam tersini yaptırır. Bu prensipleri altı ay kadar ders verdiği özel eğitim kurumu Akademi İstanbul'da da aynen tatbik etmiştir.
Yalçın Pekşen, İsmet Berkan, Mehmet Tezkan, Volkan Karsan, Fatih Altaylı gibi birçok gazeteciyi yetiştirdikten yıllar sonra eski elemanları onun adına bir davet verirler. Yücelman'ın rahlei tedrisinden geçen 50'yi aşkın gazeteci bir araya gelir. Kendisine göre bir o kadar kişi de çeşitli sebeplerle dahil olamamıştır bu cümbüşe. Üstelik Yücelman'ı çok duygulandıran bir de hediye verirler: Üzerinde yalnızca ‘‘Abdül Ağabey, sağol’’ yazan bir gümüş tabak.
OLİMPİYAT MİNDERİNE ÇIKTI
Spor muhabirliği demek aynı zamanda seyahat anlamına gelir. 1960'ta Abdülkadir Yücelman'ın yolu Roma'ya düşer. İtalyan başkenti Olimpiyat Oyunları'na evsahipliği yapmaktadır. Erdoğan Arıpınar'la birlikte iki hafta boyunca tüm müsabakaları takip eder, haber geçerler. Ama en gurur vericisi tam yedi altın madalya kazanan Türk güreşçileridir. Onlar birbiri ardına altın madalyaları boynuna taktıkça görevli Türk muhabirler de daha bir azimle işlerine asılırlar. Güreşlerin son gününde iki minderde finaller devam ederken üç numaralı minder boştur. Roma'da görevli foto muhabiri Mahmut Küçük, Yücelman'a sataşmaya başlar. O da bu lafların altında kalmaz ve Küçük'ü mindere davet eder. İki güreşçi adayı gömlekleri çıkarır, pantolonlarını sıvar ve peşreve başlar. Safter Yılmaz, Nezih Demirkent ve Erdoğan Arıpınar'n hakemliğindeki kıyasıya kapışma seyircinin de ilgisini çeker. Olimpiyat altını için mücadele eden güreşçilerin üzerindeki gözler üç numaralı mindere döner. Rakibini iki kez tuşlar, üçüncüsünde üzerine oturur ve seyircilerin alkışları arasında nihayet galip ilan edilir. Bu ufak gösteri bir şeye daha yarar: Bu sayede telefon santrali görevlileri Türk gazetecilerin telefonlarını hemen bağlar. Diğer ülke gazetecileri de ‘‘bunların gazetecisi böyle güreşe yatkınsa bir de asıl güreşçilerini düşünün’’ diye takılırlar.
GENÇLİK AŞISI TUTMADI
1980 yılında Cumhuriyet gazetesinin yazı işleri bir atılım yapmaya karar verir ve gençleştirme operasyonuna gider. Bu operasyonun ilk kurbanlarından biri de Abdülkadir Yücelman'dır. 25 yılı aşkın süre hizmetine teşekkür eder ve kendisini emekliye ayırırlar. Yerine Altuğ İstanbulluoğlu getirilir. Abdül Ağabey gazeteden tam anlamıyla kopamaz ve haftada iki gün yazısını yazmaya gelir. Ama bu gençlik aşısı pek tutmaz. Engin tecrübesiyle Yücelman beş ay sonra göreve çağrılır. Kendi ifadesine göre Cumhuriyet'te çalışmak zordur. Hem gazetenin birinci sayfasındaki ilkeleri spor sayfasına da yansıtmak lazımdır. Hem de futbol dışında kalan dalları o bir sayfaya sığdırmak gerekir. O bir sayfa için ne mücadeleler vermiştir. Pazartesi günleri bir ikinci sayfa daha ayrılır spora ama diğer günler çoğunlukla çaresizdir. Onun gibi bir amatör sporlar tutkunu için zor bir durumdur. Özellikle gençlik yıllarında güreş ve yüzme muhabirliği sırasında bu sevgisi daha da artmıştır. Dönemin büyük şampiyonları zaman zaman futbolun önüne geçip manşete çıkmıştır. Bu çabalar ona meslek yaşamı boyunca gerek TSYD'den, gerek Gazeteciler Cemiyeti'nden 25'e yakın ödül getirir. Ama Türk basınında spor gazeteciliğinde süreklilik zordur. Nitekim 1986'da hazırlamaya başladıkları ‘‘Spor’’ eki 28 bin ek tiraj alır. Buna karşın bir buçuk yıl sonra yayın hayatına son verilir.
Son yıllarda bazı sağlık sorunları çekmeye başlar. Zaten 25 yıldır şeker hastasıdır. Bu yüzden 20 yıl önce bir dakika içinde puroyu ve 15 yıl önce de içkiyi bırakmıştır. Buna bir de gözlerindeki rahatsızlık eklenir. Üç yıl önce iki gözünden de ameliyat geçirir. Tüm bunların üstüne bu yılın başında kalbinde bir rahatsızlık bulunduğunu keşfeder. Apar topar doktorun yolunu tutar. Öylesine bir zamanlamadır ki doktoru acilen açık kalp ameliyatı olması gerektiğini söyler. Bir ay sonra ameliyat masasındadır. Güle oynaya ameliyathaneye girer ve gençleşmiş olarak çıkar.
AYNI ZAMANDA GEZGİN
Bu sorunlar yüzünden kendisini daha rahat bir yaşama alıştırır. Örneğin Akdeniz ve Ege kıyılarını dört yıldır karış karış gezmiştir. Gezmekle kalmaz çevresindeki dostlarına adeta rehberlik yapar. Cumhuriyet çalışanları onun tavsiyeleriyle indirimli tatil yaparlar. Üstüne üstlük bir de web sitesi (www.geziklup.com) açarak bu bilgilerini ve deneyimlerini daha geniş kitleyle paylaşmaya karar verir. Gezi kulübü ismini verdiği web sitesinin ücretsiz üyelerine yönelik bir yarışma bile düzenler.
Son yıllarda edindiği meraklar bununla bitmez. Yaklaşık altı yıldır Türk Diyabet Vakfı'nın yönetim kurulu üyesidir. ‘‘Her zaman gururla söylerim şeker hastası olduğumu’’ lafı boş değildir yani. Vakfın çıkardığı ‘Diyabetle Yaşam' dergisinin de editörlüğünü yüklenir. Ama bunla yetinmez gözüküyor. Şimdiki hedefi bir by-passlılar kulübü kurmak. Aynen şeker hastalarını örgütlediği gibi şimdi by-pass geçirmiş insanları da bir araya getirip bilinçlendirmek istiyor. |