|
O sene kış sert oldu. Özellikle Doğu'da, her zaman olduğu gibi yüzlerce köyün yollarını kar kapattı. Köylerden birisinden kuduz görüldüğü haberi geldi.
Ancak yollar kapalı olduğu için veteriner gidemiyordu.
Sonunda içi asker dolu bir helikopter ve veteriner köyün meydanına indiler.
Köylüler sevinmişlerdi.
Ancak ne yeterli ilaç, ne yeterli zaman, ne de kuduzun kaynağı ile ilgili yeterli bilgi vardı.
Kısa bir araştırmadan sonra komutan ve veteriner bir köşeye çekilip kendi aralarında konuştular, aldıkları kararı komutan askerlere bildirdi:
‘‘Ne kadar hayvan varsa vurun...’’
*
Bir anda ortalık karıştı.
Ahırlardan silah sesleri gelmeye başladı.
Kaçmaya çalışan danalar, koyunlar, köpekler, atlar, karların üzerinde vurulmuş çırpınıyorlardı.
Köylüler şaşkındı.
Kadınlar ve çocuklar ağlaşıyorlar, erkekler askerlere engel olmaya çalışıyorlardı.
Birkaç saat sonra köyde hiç hayvan kalmamıştı.
Böylece kuduz tehlikesi de bitti sayılırdı.
Komutan, bir grup kadın-çocuk ve erkeğin, kilimler örtülmüş bir çırpı yığınının üzerine oturduklarını görüp şüphelendi, onlara oradan kalkmalarını söyledi.
Köylüler bir ağızdan ‘‘Kimse yok... Kimse yok...’’ diye bağırıyorlardı.
Sonunda onları oradan kaldırdılar.
Dalların arasına bir yavru çoban köpeği saklamışlardı. Köpek önce aradan kafasını uzatıp korkuyla baktı, sonra kaçmaya kalktı.
Ancak onu da vurdular.
*
Sözüm; köylülerin yüreğinde derin bir hayvan sevgisi vardır.
Ama ne zaman ki kente gelip apartmanlara yerleştiler. Ya da ne zaman ki yüzeysel kentli oldular...
O zaman hayvanları istememeye başladılar.
Ya hayvanlar onlara gizlemeye çalıştıkları köylülüklerini hatırlatıyordu... Ya da çevrelerindeki hayvanlar yok edilince köylülükten kurtulacaklarını sanıyorlardı.
Hayvanlar öldürülsün diye belediyelere durmadan telefon açıp ihbar eden bunlar.
Görgüsüz ve merhametsizler...
Ve acımasız... |