|
DÜN öğle yemeğini Berlin'in merkezindeki Adlon Oteli'nde, Almanya Başbakanı Schröder'le yedik. Bu, Adlon Oteli'ne ikinci gelişim.
Otelin Türkler açısından iki özelliği var.
Birincisi, Berlin'de Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir semtte oluşu.
Ama asıl özelliği ikincisi.
Atatürk askeri ataşeyken bu otelde kalmış.
Tarihi de tam olarak 23 Aralık 1917.
Otelin benim açımdan bir üçüncü özelliği daha var.
Lili Marlen şarkısının unutulmaz sanatçısı Marlene Dietrich ilk defa bu otelde keşfedilmiş.
KORUMA ORDUSU YOK
Dikkatimi çeken ilk şey, Alman Başbakanı'nın yanında bir koruma ordusunun bulunmamasıydı. Yanında üç danışmanı ile çıkıp geldi. 58 yaşında ve son derece dinç görünüyordu.
Arkasında resmi üç eş bırakmasının nedeni anlaşılıyor.
Daha önce Dünya Yayıncılar Birliği'nin toplantısında da karşılaşmıştım. Kalabalık bir ortamdı ve bana soğuk bir insan gibi gelmişti.
Ama dün karşımda sempatik ve sıcak bir insan vardı.
Yemekte Almanya'da iş sahibi 19 işadamı vardı. Başbakan Schröder'in masasında benim dışımda 4 Türk işadamı var.
Masaya oturur oturmaz Atatürk konusu açılıyor.
Zaten Atatürk sık sık masamıza uğruyor.
Bir buçuk saate yakın süren yemeğin en heyecanlı konusu tabiatıyla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğiydi.
Yemekte konuşulanların içeriğini haberde okuyacaksınız.
Ben, bu yemekle ilgili bazı gözlemlerimi anlatayım. Bu yemeğin benim açımdan önemi, konuşulanlardan çok, kendisiydi.
Çünkü bir Alman Başbakanı ilk defa seçim öncesi burada yaşayan Türklerin temsilcileriyle biraraya gelme ihtiyacı duyuyordu.
Bu da Almanya'da yaşayan Türklerin artık gerçek anlamda bir siyasi güç haline geldiğini gösteriyor.
Burada oy kullanma hakkına sahip Alman vatandaşı Türk sayısının 300 bin civarında olduğu söyleniyor.
İlk bakışta bu çok büyük bir rakam olarak görülmeyebilir. Ama Avrupa'da birçok ülkede artık seçimler marjinal oylarla kazanılıyor.
Yani büyük partiler için bile küçük oyların büyük önemi var.
KENDİNE GÜVEN
Yemekte dikkatimi çeken ikinci husus ise, Türk işadamlarının rahatlığı ve kendilerine olan güvenleriydi.
Kendimi bir an ABD'de Demokrat Parti'nin ‘‘convention’’ında hissettim.
Her biri gayet akıcı bir Almanca'yla çok rahat konuşuyorlardı.
Schröder'le sanki arkadaşça ilişkileri vardı. Ben kendisine, Berlin'le ilgili bazı gözlemlerimi anlattım.
Berlin'e ilk defa bundan 15 yıl önce dönemin Başbakanı Turgut Özal'la gitmiştim.
Soğuk ve sıkıcı bir hali vardı.
Ortadan bölünmüşlük şehre damgasını vurmuştu.
RUMLAR VE ERMENİLER
Bundan iki ay önce gittiğimde ise çok farklı bir Berlin bulmuştum. Türklerin etkisi kendini gösteriyordu. Almanların Kuzey akılcılığı ve soğukluğuna, Akdeniz Türklerinin renkliliği eklenmeye başlamıştı.
Schröder'e ‘‘Biz 20'nci yüzyılın başında Rumlar ve Ermenilerin Türkiye'den ayrılmasıyla renkliliğimizden ve hoşgörü duygumuzdan çok şey kaybettik. Eminim ki, Türklerin gelişi size çok güzel renkler ve dinamizm kazandıracaktır’’ dedim.
Bu arada Rodos adasıyla ilgili gözlemlerimi de aktardım.
Son yıllarda ilişkilerin düzelmesi nedeniyle, Yunan adalarındaki halk ile Türkiye'nin Ege kıyılarındaki halk arasındaki ilişkilerin hızla geliştiğini söyledim.
Schröder, ‘‘Ya Kıbrıslılar’’ diye sorarak, Kopenhag'da önümüze çıkacak olan sorunun işaretini verdi.
Türk işadamları bütün yemek boyunca, Alman Başbakanı'nı ciddi bir sorgulamaya tuttular. Vural Öger şöyle inandırıcı bir neden ileri sürdü:
‘‘Bazıları, Türkiye bir İslam ülkesi diye itiraz ediyor. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan'dan çok daha önce Avrupa yoluna çıktı, ama siz şimdi onlara öncelik veriyorsunuz. Türkiye'de İslami tehlikeden söz ediyorsunuz. Oysa Bulgaristan ve Romanya, dini açıdan Türkiye'ye göre çok daha ortodoks. Oysa Türkiye, Batı'ya yönelik tek İslam ülkesidir. Ayrıca ekonomisi de onlardan çok iyi. Onların yatırım yapacak bir Koç'u, bir Sabancı'sı var mı?’’
Alman Başbakanı, ‘‘Bu sözlerin altına imzamı atarım’’ dedi.
Ama Avrupa Birliği meselesi üzerinde fazla konuşmak istemediği belliydi.
Çünkü bu konu, Alman seçimlerini olumsuz etkileyebilecek bir özellik taşıyor.
Schröder şahsi tercihini çok açık biçimde Türkiye'den yana koyuyor.
YAZILMAMAK KAYDIYLA
Ama işin siyasi açıdan hassasiyetinin farkında. O nedenle bazı şeyleri ‘‘yazılmamak kaydıyla’’ söyledi.
Ben de buna riayet ediyorum.
Onun asıl fikirlerini seçimden sonra dinleyeceğimize emin olabilirsiniz.
‘‘Hele şu seçim bir geçsin’’ diyerek görüşlerini özetliyor.
Biz yemekten ayrılırken, otelin lobisinde tanıdık bir simaya rastlıyoruz.
Eski Dışişleri Bakanı Genscher, lobide tek başına oturmuş bira içiyordu.
Bu ülkede en başarılı siyasetçiler bile zamanı gelince ayrılıyor. Başarısızlar için ise ‘‘ikinci bahar’’ hakkı bile yok.
Çünkü demokrasi, bir şirket etkinliğiyle çalışıyor. |