|
Bir insan türünü 'Ana Rahmine Haklı Düşenler' diye tanımladığımı bazı okurlarım anımsayabilirler.
Bu cümlede ağırlık 'Haklı' sözcüğüne verilmiştir. Bir insan düşünelim: 1960'larda TİP'li (Türkiye İşçi Partili), daha sonra parlamento içi muhalefeti içine sindiremediği ve küçümsediği için DEVGENÇ'li; ardından sırayla MAO'cu, Enver Hoca'cı; Filistinci; Humeynici... Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra sıkı liberal İkinci Cumhuriyetçi; ve elbette Anti-Kemalist; küreselleşmeci ve...
İnsan ömrüne bunca değişim nasıl sığar? diye şaşırabilirsiniz. Sığabiliyor.
Benim şair imgelemim bunca değişime, bunca mutasyona, bunca red ve kabule şaşırmayabilir. Şairin akıl ve imgeleminin kabul edemediği bir şey var ama: Her değişimle birlikte ve her değişimden sonra hep 'Haklı' olmaları. Örneğin, hálá marksist kalabilmişleri küçümserler. 'Bıraktığımız yerde otluyor!' derler. Ama bir insanın felsefi açıdan 'hálá' Descartes'cı, Kant'cı, Weber'ci olmasını kabul edip Marks'cı olmasını kabul etmemenin akla ziyan bir davranış olduğunu düşünemezler. Her zaman haklı oldukları için, düşünmelerinin gereği yoktur.
*
Bunlardan biri bir televizyon kanalında bir sohbet programı yönetiyordu. Konu: Avrupa Birliği Türkiye'yi AB'ye alır mı; DSP'den kopma Troyka hareketi yeni mi değil mi; seçime hangi hükumetle gitmeli; Avrupa Birliği reformlarını yaptıktan sonra mı yoksa önce mi seçim yapmalı... Doğrusunu söylemek gerekirse mahalle kahvesi sohbetinden daha iyi bir söyleşi değil...
Söyleşi Kıbrıs'a gelince, konuşmacılardan biri Avrupa Birliği'nin Kıbrıs sorununu iyice karıştırdığını; Belçika modelini öneren Denktaş'ın çözümsüzlük üretmekle suçlanamayacağını; Kıbrıs görüşmeleri sırasında hükumetin Londra ve Zürih Anlaşmalarını (Garantör devlet niteliğine sahip Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin üye olmadığı bir uluslararası örgüte Kıbrıs da üye olamaz.) mutlaka metne geçirtmesi gerektiğini; Avrupa Birliği'nin tarafsız kalmakta güçlük çektiğini söyledi...Bence, konuşmacı çok haklıydı.
*
Oturumu yöneten 'Ana Rahmine Haklı Düşmüş' birden sesini yükseltip konuşmacı paylamaya başladı: Neden Birleşmiş Milletler Denktaşı ve Türk tarafını görüşmeleri engellemekle suçlamıştı; Avrupa Birliği'ne girmeye bunca hevesli Türkiye, Kıbrıs söz konusu olunca neden bunca bağnaz oluyordu?.. Kıbrıslı Türkler de zaten Denktaş ve Türkiye'nin Kıbrıs politikasından memnun değildi...
'Muhterem' şunu demek istiyordu: Türkiye Avrupa Birliği'ne girdiği zaman şimdiki siyasal sorunlar kendiliğinden çözülecekti. Bu nedenle Türk ve Rum taraflarının siyasal eşitliğinde ısrar etmenin, Ada'da Rum devletine denk bir Türk devleti ileri sürmenin gereği ve yararı yoktu. Türkiye, Avrupa Birliği'nin Kıbrıs koşullarını kabul etmeli ve müzakere tarihi almak şansını yitirmemeliydi.
Ama 'Muhterem' nedense şu gerçeği aklına getirmiyordu: Madem ki Türkiye Avrupa Birliği'ne girdiği zaman Kıbrıs gibi sorunlar ortadan kalkacaktı, neden Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan bu konuda Dediğim Dedik Çaldığım Düdük tavrından vazgeçmeyip KKTC ve Türkiye tarafından taviz bekliyorlardı? Demek ki işin içinde başka şeyler vardı?
*
Bu sorunun bir yanıtı Yunan ETNOS gazetesinde: 'Şüphe yok ki Türkiye'nin Avrupa dostu bir tavır alması, aynı zamanda Kıbrıs meselesine de yardımcı olacak. Çünkü, Avrupa gerçeğiyle aşamalı olarak bütünleşebilmeleri ihtimalinin bulunması için, komşularımızın uluslararası hukuka aykırı uç davranışlardan kesinlikle kaçınmaları gerekir. Böyle bir durumda söz gelimi, Yunanistan'ın başkanlığı sırasında Kıbrıs'ın AB üyeliğine karşılık, Türkiye'ye de üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih verilmesi mümkün.' (Radikal, 16.07.02)
Sorunun ikinci yanıtı: Fas'ın kıyılarının 200 metre uzağında bulunan, üzerinde insan yaşamayan el kadar Perejil (Faslılara göre 'Leyla') adasına 12 asker çıkarması önce İspanya'yı sonra Avrupa Birliği'ni ayağa kaldırmış. 'Avrupa Birliği toprakları işgal altında' diyen Avrupa, Fas'a tavır almış.
*
Bir 'Ana Rahmine Haklı Düşen'in zihinsel yapısını ve Kıbrıs gerçeğini bu iki örnekten daha iyi ne anlatabilir? |