|
BAŞBAKAN Yardımcısı Mesut Yılmaz siyasi yaşamının en azimli ve en büyük mücadelesini Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi için üstlendiği misyonla yapıyor.
Zaman zaman, (idam cezasını 19 (veya 25) Mart 2002'den önce kaldırmak zorundayız deyişi gibi) abartılara bel bağlasa bile önümüzdeki ihtimalleri ve görmek istemediğimiz gerçekleri en açık bir dille gözler önüne seriyor.
Yılmaz, önceki akşam bir yemekte yaptığı konuşmada Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini yeni ve çarpıcı ifadelerle ortaya koymuş. Örneğin:
‘‘Kopenhag Zirvesi'nde kararlar ekim ayında yayınlanacak İlerleme Raporu'na göre verilecek. Bu raporu etkilemek için Türkiye'nin düzenlemeleri Meclis tatile girmeden önce bitirmesi lazım. Aslında Türkiye Ulusal Program ve Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki koşulların yüzde 90'ını yerine getirdi. Eğer bunu başarırsak Avrupa yolu önündeki tek engel Kıbrıs'a indirgenmiş olacak’’ demiş.
Bizim bu sözlerden ve konuşmanın bütününden anladığımıza göre Yılmaz, diğer sorunları çözersek, yani kendimiz tarafından konulan engelleri kendi özgüvenimiz ve cesaretimizle kaldırırsak Kıbrıs konusunun beklentilerimize daha uygun şekilde çözülebileceğine inanıyor.
Gerçekten Kopenhag kriterlerinin gereklerini ayak sürüyerek değil, azimli ve istekli bir tutumla yerine getiren bir Türkiye'nin Avrupa Birliği kamuoyundan da alacağı destekle, Kıbrıs'ta daha güçlü bir konuma geçmesi bizce de makul bir beklentidir. Ama nedense biz, mümkünse kendi taahhütlerimizi yerine getirmeyelim ama sonra ‘‘Biz Avrupa Birliği'ne üye olmaya karşı değiliz’’ diyerek álemi uyutalım umudu içindeyiz.
Oysa yok böyle bir şey... Geçenlerde Mesut Yılmaz, Hürriyet'in Ankara Bürosu'na yaptığı ziyaret sırasında böyle ‘‘AB'ye karşı değiliz’’ diyenlerin durumunu şöyle özetliyordu:
‘‘Karşının altını çizmek lazım. Karşı olmaktan kastınız, AB'ye karşı olmak değil, kriterlerine karşı olmak. (Çünkü) Üniter devletin tehlikeye gireceğini düşünüyorlar. Yoksa AB'ye karşı değiller. Keşke bu kriter olmadan Türkiye AB'ye girse. O zaman en çok onlar destek olurlar. Ama ben diyorum ki, kriter olmadan tam üyelik olmaz. Kritere karşı olmak, AB'ye karşı olmakla eşdeğer.’’
Gerçekten durum bu... Ama acaba AB'ye karşı çıkar, hatta ‘‘canı cehenneme’’ der de bugünkü anlayışımızla ‘‘İfade özgürlüğü kısıtlı kalsın... Varsın insanlar ana dilleriyle yayın yapmasın... Ana dilini öğrenmek isteyenin önüne devlet yasaklar koysun’’ politikasını devam ettirirsek acaba birliğimizi, bütünlüğümüzü ve huzurumuzu daha mı iyi korumuş oluruz, yoksa içimizi karıştırmak isteyenlere yeni bir koz mu veririz?
Tarihten aldığımız dersler, yasakla bir yere varamadığımızı hálá mı öğretemedi? |