|
SORUN ne İran, ne de Rusya... Bu iki çok önemli ülkenin dış siyasetimizde ‘ayrıcalıklı eksen’e oturtulmasına karşı değilim. Aksine, zorunlu addediyorum.
Sorun, onların AB'ye ‘alternatif arayış’ gibi sunulmasından kaynaklanıyor.
Yani, devletlerarası ‘realpolitik’ yaklaşımla, Türkiye'nin esas ‘stratejik eksen’inin kasten veya tesadüfen birbirleriyle karıştırılmasında odaklaşıyor.
Oysa, birincisi ikincisine ‘seçenek’ olamaz. Düşünmek dahi abestir.
Ve tabii ki, uygarlık rotamız ve toplum projemiz işin en hayati boyutu.
* * *
‘MOLLA düşmanlığının’ resmi söyleme dönüştüğü anlarda bile ısrarla dedim ki, köklü bir imparatorluk geleneğinden süzülen İran'ı ciddiye almak gerekir.
Çünkü, iktidar odaklarının sürtüşmesi bazen maceracılığa sürüklese bile, Kafkas'tan Hindukuş'a ve Filistin'den Körfez'e ‘bölgesel güç’ kimliği taşıyan Tahran esas olarak bunun bilincinde politikalar uygulamıştır. Uyguluyor da.
Üstelik, ta Hacar hanedanından itibaren Farsi - Osmani modernleşme kısmi paralellikler içerir. Atatürk - Rıza Han yakınlığı ve CENTO bunun uzantısıdır.
Dolayısıyla, asla hafifsenmeyecek İran dış siyasette büyük yer tutmalıdır.
* * *
AYNI şey Rusya için de geçerlidir. Artık ‘süper’ tanımını yitirse bile, mazideki Moskofya askeri, siyasi ve nispeten iktisadi bir güç olarak oradadır.
Onunla mevcut ‘rekabet - işbirliği’ ilişkimiz İran'ı da aşan bir saha ve boyuttadır. Taraflar hem birbirlerini kollamaktadır, hem de flört etmektedir.
Ayrıyeten, Hıristiyan ülkelerin en ‘Şarklısı’ veya Müslümanı olan eski ve yeni Rusya'yla; eski ve yeni Türkiye arasındaki sosyolojik ortaklık derindir.
Modernleşme hamlelerini genel olarak ‘aydınlanmacı despot’ların yukarıdan aşağıya müdaheleleriyle yapan ve Batı tipi sivil toplum gelenekleri bulunmayan bu iki süper - merkeziyetçi devlet, tarihteki husumete rağmen çok benzeşirler.
Zaten, Kazan hanlığı Rusça devlet terminolojisini Türkçeyle donatmıştır.
Dolayısıyla, tıpkı İran gibi, Rusya'nın da Ankara dış politikalarında son derece ‘ayrıcalıklı’ bir yer tutmasından daha doğal bir şey düşünülemez.
* * *
KABUL, başımızın üstünde yerleri var, tutsunlar. Tutmaları da gerekiyor.
Ancak, her hangi bir devletin dış siyasette ‘ayrıcalıklı eksen’e oturttuğu farklı başkentler bir şeydir; o devletin ‘stratejik eksen’i bambaşka bir şey!
Kural değilse de, birincisinin ikincisini tamamlaması mümkündür. Ama onun konumunu alamaz. Aldığı takdirde, adı üstünde, s-t-r-a-t-e-j-i değişmiş olur.
Başka bir deyişle, AB'ye alternatif İran ve Rusya'da aranırsa tabii önce dış politika dönüşür. Fakat, uygarlık ve toplum projemiz de allak bullak olur.
Üstelik, MGK Genel Sekreteri generalin söylediğinin tersine, ne bugün, ne de görünür gelecekte Tahran ve Moskova birer ‘arayış odağı’ dahi olamazlar!
* * *
OLAMAZLAR, çünkü NATO üyeliği için ABD'ye gülücükler gönderen ve onun bir dediğini iki etmeyen; üstelik, üç hafta önce Davos'ta Putin'in ağzından ‘bizim ‘hedefimiz de AB'dir' diyen bir Rusya'yla ‘stratejik' hayal kurmak abestir.
Öte yandan, ‘büyük patron' Bush İran'ı ‘şer üçgeni'ne oturtmuşken, NATO'ya üye ve İMF'ye gebe bir Türkiye'nin Tahran'la ‘eksen' düşünmesi akla sığar mı?
Siz hem ABD'yi ‘dışlamayacaksınız'; hem de ‘menfi' (!) diye beğenmediğiniz Brüksel'e ‘alternatif'i aynı ABD'ye popo dönmüş bir Moskova'da ve yine aynı ABD'nin düşman saydığı bir Tahran'a arayacaksınız. Şakası bile korkutuyor!
Kaldı ki, ‘bölgesel güç' niteliğe rağmen küre ölçeğine vurulduğu takdirde cim karnında nokta kalan o Rusya ve o İran maddeten de seçenek sunamazlar.
Kolektif ütopya ve rota bellediğimiz toplum projesini ise asla sunamazlar.
Yarın, konunun bu en hayati boyutunu inceleyeceğim... |