|
Sefa KAPLAN
Psikiyatr Halûk Sunat, bizde pek yapılmayan bir şeyi yapıyor; yazarların eserlerini didik ederek, yaratıcılarını pikanaliz sandalyesine oturtuyor.
Bu çalışmanın ilk meyvesi Adalet Ağaoğlu oldu. ‘‘Hayal, Hakikat, Yaratı - Adalet Ağaoğlu ve Roman Dünyasına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış’’ isimli kitap Bağlam Yayınları tarafından basıldı. Bu kitapta, Halûk Sonat, ünlü yazarın yarattığı karakterlerin arkasında yazarın kendisini arıyor. Bu karakterler arasında özellikle sık sık karşımıza çıkan Aysel ve Tezel'in, yazarın iki yüzünü iyi yansıttığı sonucuna varıyor. İşte Aysel'in bir tanımı: ‘‘Çocukluğunda her şeye yüzü kızarır, yanındaki arkadaşlarının rahat kahkahalarına ancak gülümsemeyle katılır, erkek arkadaşlarına 'kötü gözle' bakmaz, artistlerin bile ağırbaşlısını beğenir, artist resimleriyle -ancak- ülkesini ihmal etmeyecek kadar ilgilenme serbestliğinden yanadır; erkek arkadaşı ile -yaşı kemale erdiğinde- bira içip bankta otururken, yanındaki genci değil de, Avrupai kız oluşunu, uygar olmayı sever...’’
Böyle bir çalışma için Adalet Ağaoğlu ismini tercih etmenizin özel bir nedeni var mı??
- Adalet Ağaoğlu, pek örneği görülmemiş ölçüde, erken yaşlardan itibaren rüyalarını ayrıntılı olarak not almış bir insan. Sonra deneme ve değinilerinde, kendi hayat hikáyesini, hayatla münasebetini ve çatışmalarını çok ayrıntılı olarak, içtenlikle anlatıyor. ‘‘Göç Temizliği’’nde de, Ankara'dan İstanbul'a göç ederken, geride bıraktığı hayatı, neredeyse bir serbest çağrışım düzeyinde, bilinçli denetime çok fazla tabi tutmadan dile getiriyor. Kendisinden bu kadar içtenlikle ve içeriden söz etmiş olan bir yazarın, kendi iç dünyasıyla kurguladığı dünya arasındaki örtüşmeleri yoklamak, çok önemli ve yol gösterici olabilir diye düşünüyorum.
GECE HAYATIM
Başlangıçtan beri mi böyle düşünüyordunuz?
- Bunlar topluca bir değerlendirmeden sonra verilmiş bir karar değil elbette. Yaratma sorunsalı nasıl ele alınabilir diye etrafa baktığımda, öncelikle rüyalara göz atmam gerektiğini düşündüm. Bu açıdan, ‘‘Gece Hayatım’’ isimli kitap zengin bir malzemeydi. Orada rüyaları var, biliyorsunuz. Giderek, ‘‘Dar Zamanlar’’ın başkişisi olan Aysel'le, Aysel adına kurulmuş rüyalar dikkatimi çekti. Aysel'le Adalet Ağaoğlu arasında ne türden kesişmeler ve örtüşmeler olduğunu yoklama arayışı çıktı zamanla ortaya. Böylece, Adalet Ağaoğlu'nun kimlik kuruluşu ve bu kuruluş esnasında yaşadığı iç çatışmalarla Aysel arasında ne tür ilişkiler olduğunu merak etmeye başladım.
Çıkış noktası ‘‘Gece Hayatım’’ oldu yani...
-Rüyalar, iç çatışmalara cevaben oluşmuş arayışlardır. Yaratma süreci de aynıdır. Aynı kaynaklardan besleniyorlar ama tezahürleri farklı. Dolayısıyla, okunmaları da farklı. Bunları yanyana getirip nasıl birbiriyle kesiştiklerini ayırmak suretiyle, yaratma sürecinin nerelerden beslendiğini anlama şansımız oluyor.
Çalışma ilerledikçe sizi en çok şaşırtan ne oldu?
-Görünür kimliği itibariyle Aysel'in Adalet Ağaoğlu'ndan çok fazla izler taşığıdını düşünüyorum. Öte yandan, gerçek hayatta bir türlü gün ışığına çıkartamadığı ve yazarın çoğu kez farkında olmadığı bir alt bileşimi de Tezel karakteriyle kurmacaya taşıdığını sanıyorum. Bunu keşfetmek, beni bir hayli heyecanlandırdı.
Ahmet Hamdi Tanpınar iç dünyasını ortaya koymayı başaramıyor
Bir sonraki çalışmanız da Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine galiba...
- Tanpınar'la ilgilenmemi sağlayan da benzer saiklerdi. Tanpınar, çok sık psikanalizden ve rüyalardan söz eden bir yazar. ‘‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’’nde söz gelişi, somut bir psikanaliz figürü var. Psikanalizle bu kadar içli dışlı bir başka romancı olduğunu sanmıyorum.
Ağaoğlu ve Tanpınar'da ortak olan özellikler tesbit ettiniz mi?
-Ağaoğlu da, Tanpınar da kendi dönemlerindeki verili nesnel koşullar içinde hayatla yüzleşen, onunla hesaplaşan, o hesaplaşmayı da eserlerine yansıtan yazarlar. İkisinde de ortak olan temel nokta samimiyet. Ancak, Ağaoğlu hayatla yüzleşmesini estetik bir yapılandırmaya dönüştürürken, kendi iç dünyasına duyargalarını çok daha fazla uzatabilen bir insan. Tanpınar ise hayatla hesaplaşmasını bilinç diline oturtmak gibi bir tavır içinde.
Cinsiyetlerin bir rolü var mı bunda?
-Ben cinsiyetlerin değil, kişiliklerin rolü olduğunu düşünüyorum. Mesela Tanpınar kendisini şair olarak tanımlayan, öyle tanımlanmak isteyen bir insan. Ama aynı Tanpınar, niyetinin ne olduğunu, ne istediğini, iştiyaklarının adını çok arkasında durarak, çok berrak bir biçimde ortaya koyabilen biri değil. Kendi iç dünyasının arayışlarına sere serpe yol açan ve şiiri bu arayışların hizmetine sunabilen bir şair değil. Çünkü, bence kendine dönük bir hoşgörüye sahip değil. Ahmet Kutsi Tecer'e veya Adalet Cimcoz'a yazdığı mektuplarda sürekli yapamamaktan söz etmesi de bunun somut bir göstergesi zaten. Arada kalmış bir insan izlenimi veriyor bana.
Zaten ‘‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’’ diyor. Bu da arada kalma durumunun göstergesi değil mi?
-Elbette ama Tanpınar, Erzurum Lisesi'nde öğretmenliğe başladığı ilk günde, müdüre (Cevat Dursunoğlu), emekliliğine ne kadar zaman kaldığını sorar. Yorgunluğu bir ömür süren Tanpınar, ömrünün son demlerinde (1958), Louvre'da gördüğü Rembrandt'ın yaşlılık dönemi portresinin izlenimlerinden günlerce kopamaz ve o resimde ressamdaki yorgunluğu okurken, ‘‘Bana öyle geliyor ki, Rembrandt, talihinden veya kendisinden, hülasa bir şeyden korkuyor’’ diye düşünür ve ‘‘İyi ama sanatının tam kemal noktasında, bütün sırlara sahip iken bu korku niçin?’’ diye iç geçirir. Şu andıklarım, beni ister istemez, Tanpınar'ın şahsında, 'yorgunluk ve korku'nun izlerini sürmeye davet ediyor.
Bu sözlerinizden Tanpınar'ı başarısız bulduğunuz izlenimi çıkıyor ortaya?
-Tanpınar'ın kendi yaratıcı iç dünyasını günışığına çıkartmakta sıkıntısı olduğunu düşünüyorum. Kendisine yeterli serbestliği tanımıyor. Tanpınar'ın bütün yazdıklarına baktığımızda, öteki cinsle karşılaşmalarının kendi iç dünyasında yarattığı çalkantıları kurmaca dünyasına taşımakta pek de başarılı olamadığını görürüz. Erkeğin kadınla vuslat yaşadığını görmek mümkün değil Tanpınar'da.
Yarası olan insan sanatçı oluyor
‘‘Yaratıcı ihtiyaçlar’’ derken neyi kastediyorsunuz?
- Olanla yetinmeyen, olanla çatışan, o çatışmayı aşma sürecinden söz ediyorum. Bu da, çatışılan şeyle insanın muhayyelesinde hesaplaşması demektir.
Sait Faik, ‘‘Yazmasam çıldıracaktım’’ diyordu. Çıldırsa sizin elinize düşecek zaten. Yazma serüveninin böylesine hastalıklı uçlarda gezinmesi sağlıksız bir durum değil mi? Halbuki siz buna ‘‘yaratıcılık’’ başlığıyla hayli olumlu bir fonksiyon yüklüyorsunuz?
- Olumlu elbette. Sait Faik'in söylediği gibi, ‘‘yazmasaydım yapamazdım’’ noktasında yazıyor ise bu kaçınılmaz bir durum demektir. Bu ihtiyaç o kadar dayanılmaz ki, yazmasa bu kadar yükü taşıyamayacak...
Peki ama travmatik bir tarafı yok mu bunun?
- Var elbette ama kimler sanatçı oluyor? Böyle bir yarası olan insan sanatçı oluyor. Kimileri, ‘‘Sanatsal faaliyet hastalığın dışavurumudur’’ diyorlar ama bence sanatsal faaliyet, olumlu bir yaratmadır. Travma saiklerine duyarlı olmayan kişiler, bu türden yaralanmalara açık olmayan kişiler böyle işlere soyunmuyorlar zaten. Bu itibarla ben yaratıcı sürecin, sağaltıcı bir faaliyet olduğunu düşünüyorum. |